Tanzimat Fermanı ve Aks-i Sedası | Beytullah İmzaoğlu Makaleleri
 
ANA SAYFA
HAYAT HİKÂYESİ
GARİP DUYGULAR
ŞİİRLER
YAZILAR
MİSAFİR DEFTERİ
İRTİBAT
 
 
Efendimiz(s.a.v)'in Muhtasar Hayatı
 
 

Tavsiye Ettiğim Kitaplar

Değerlendirme Makalesiyle
 
 
 
Tanzimat Fermanı ve Aks-i Sedası
Hatt-ı Hümayunu
Kim Nasıl Değerlendirdi?


*Makalenin sadece giriş ve netice bölümüdür.
**Tamamı inşaallah ilmi mecmualarda neşredildikten sonra burada olacak.

Bu makale Prof. Dr. Ufuk GÜLSOY Hoca'ya Yüksek Lisans final vazifesi olarak takdim kılınmıştır.


      ...

      Tanzimat Fermanı ve Aks-i Sedası
A) GİRİŞ:
Gülhane Hatt-ı Hümayunu veya maruf fakat galat adı ile Tanzimat Fermanı hakkında bugüne kadar pek çok muhtelif değerlendirmeler yapılmıştır. Biz ise bu makalemizde hepsi akademisyen olan tarihçilerden, hukukçulardan ve sosyologlardan bir kısmının değerlendirmelerini inceleyeceğiz.
Daha evvel yazdığımız bir başka makalede1 Hatt-ı Hümayun ve metni üzerinde bir değerlendirme yapmıştık. Şimdi yazacağımız makalemiz, bir evvelki makalemizin bir devamı hatta tamamlayıcısı sayılabilir.
Makalemizde 5 tarihçinin, Kemal H. Karpat, Halil İnalcık, Enver Ziya Karal, İlber Ortaylı ve Mehmed Niyazi Özdemir’in, 4 sosyoloğun Mümtaz Turhan, Hilmi Ziya Ülken, Niyazi Berkes ve Bedri Gencer’in ve 2 hukukçunun, M. Akif Aydın ve Ekrem Buğra Ekinci’nin görüşlerine yer vereceğiz.
Araştırmamızın neticesinde bizde şu intiba uyanmış olup onu buraya yazmayı faydalı görüyoruz. İntibaımız şudur; adı geçen akademisyenlerin neredeyse tamamına yakını değerlendirmelerini adeta Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nu okumamış gibi yapmaktadırlar. Hemen hemen hepsi daha evvelki makalemizde incelediğimiz cülus Hatt-ı Hümayunu ve Meclis Mazbatası’nı görmemişler eserlerinde bahsetmemişlerdir. Metnin söylediğinden ziyade kendi anlamak istediklerini metne söyletmişler hatta bir kısmı zoraki değerlendirmelere gitmiş bütün bunlar ise bizleri şaşırtmış, meseleyi daha yakından incelemeye sevk etmiştir.
Değerlendirmelerin cüz’i bir kısmı metne tevcih edilmişken umumi bir kısmı ise metinden ziyade “Tanzimat Dönemi” diye anlatılagelen devirle alakalıdır. Bu devrin de tam olarak hangi yıllara şamil olduğu ise müphem kalmıştır. Araştırmamıza mevzuu olan akademisyenlerden kimine göre 1839-1856, kimine göre 1839-1871, kimine göre 1839-1878 yılları arası ve kimine göre ise 1839’dan 1909’a kadar devam eden uzun vetiredir.

      ...

      ...

      C) NETİCE:
Osmanlı-Türk-İslâm Dünya Görüşü, 1920’lerden itibaren tabiî mecrasından çıkarılmış ve cebren ders kitaplarına kadar başka bir akıl yapısı, kültürel kod, medeniyet ithal edilmiş ve yeni nesiller bu zihniyette yetiştirilmiştir. Osmanlı yakınçağı, XX. Asır inkılaplarını haklı çıkarmak ve meşrulaştırmak için kasten dizayn edilmiştir. Bunda rol alan bir kısım akademisyenler de olmuştur. Bununla birlikte rol almadığı halde tahsil-terbiyesini bu yeni usule göre alanlar da geçmişe karşı şartlanmışlar sadece Batı’yı ve Batı’nın getirdiklerini merkeze almışlardır. Bununla birlikte şartlanmaktan kurtulan fakat umumi propagandadan kurtulamayanlar, Doğu ve Batı arasında medeniyet muhaciri olanlar da olduğu gibi olanı olduğu gibi değerlendirmeye çalışanlar da olmuştur.
Gülhane Hatt-ı Hümayunu elimizin altında iken onun hakkında bu kadar farklı isimden bu kadar farklı değerlendirmelere muhatap olmak, herhangi bir kimsede tabiî olarak akademiye ve akademisyenlere karşı en hafif ifadesi ile bir şüphe doğurabilir. Halbuki biraz meselenin derununa indiğimiz vakit kiminin yetiştirilme tarzına göre fermanı ve devri ya yanlış anladığını ya hiç anlamadığını ya da noksan anladığını görürüz. Kiminin de kasten akademik kisveler altında hakikatleri saptırdığını görürüz. Çok az kimsenin de hakikati araladığını, yaklaştığını görürüz. Böylece bu meselede ciddi bir surette hakikati saptıranların veya bu meseleyi yanlış ve noksan veya hiç anlamayanların makalemizin girişinde saydığımız temel ilimleri bilmediklerini, bilenlerin de alakalı asırlara tatbik edemediklerini anlamış oluruz.
Araştırmamızın neticesi olarak bize göre şu 4 kategori tabii olarak oluşmuştur. Bu kategoriler kesin-net çizgilerle ayrılmamıştır. Birkaç kategoriye girebilecekler de vardır.
a) Kendi kültür-medeniyetinin aklı ile değil başka bir kültür-medeniyetin aklı ile düşünenler veya oryantalistlerin tabiî kölesi olanlar yani yerli/serf oryantalist olanlar:
b) Doğu-Batı arasında git-gel yaşayıp tezadlı cümleler kuranlar:
c) Hakikate ulaşmaya çalıştığı halde umumi propagandanın tesiri altında kalanlar:
ç) Olanı olduğu gibi değerlendirmeye çalışanlar:
Neredeyse bütün akademisyenlerde müşterek olarak görülen temel bir yanlış da Gülhane Hattı’nı sadece M. Reşid Paşa’nın eseri olarak görmeleridir. Halbuki bu devletaklının ilan ettiği ve ulemadan, vüzeradan ve vükeladan oluşan bir heyetin ittifakı ile Sultan Abdülmecid’e sunulan bir Meclis Mazbatası neticesi ilan edilmiştir.
Yine İngiltere’nin ya da Batı’nın tesirini merkeze almak ve her ıslahatı XVIII. Asırdan itibaren “Modernleşme, Batılılaşma” olarak görmek de yapılagelen büyük hatalardandır. Osmanlılar bunları “Batılılaşmak için değil”, “Batılılar kadar veya Batılılardan daha fazla güçlü olmak” için yapıyorlardı yoksa başka bir kültür-medeniyet dairesine girmek gibi bir hedefleri asla yoktu. İstedikleri şey güçlü olup kendi medeniyetlerini en iyi şekilde temsil ve yaşatmak istemeleriydi. Peki neden bir kısım akademisyenler yapılan her şeyi “Batılılaşma, modernleşme” olarak görüyorlar? Aslında bu içine düşülen derin bir kompleksin tabii neticesidir ve sonraki devirleri meşrulaştırmak için geçmişin dizaynından başka bir şey değildir.
İsimlere dönecek olursak;
Enver Ziya Karal, Halil İnalcık ve İlber Ortaylı’yı self-Oryantilist sayabiliriz. Yine hayatında pek çok git-gel yaşayan Hilmi Ziya Ülken de en azından fermandan evvelki devirle alakalı söyledikleri ile bu listeye girebilir. Çünkü bu kimseler laikleşme, batılılaşma gibi mefhumları fermanda ve devirde hiç olmadığı halde var gibi göstermişler, olanı değil olmasını istediklerini yazagelmişlerdir. Bununla birlikte sanki Osmanlı’da hukuk, kanun yokmuş gibi Gülhane Hattı’ndan sonra bunlar oluşmaya başladı diyecek kadar garabet içerisinde girebilmişlerdir. Buradan kasıtları “Batılı manada” hukuk ise bu dahi olmadığı halde bu kimselere sormak icap eder: Siz hangi hakla Batı’yı ve Batı’nın değerlerini merkeze alıp Osmanlıları değerlendiriyorsunuz? Madem Batı’yı merkeze alıyorsunuz o halde neden bunu aşikare beyan etmiyorsunuz. Aynı kimselerin kaynakları net olarak tahrif ettikleri de görülmüştür. Mustafa Reşid Paşa sadrazam olmadığı halde sadrazamdır diyen Ordinaryüs Prof. Dr. Ülken buna mühim bir misaldir. Yine de ismi geçen bütün kimselerin eserlerinin faydadan hâli olduğunu iddia etmiyoruz. Fakat mesele de tam olarak buradadır. Zihinlerde yapılagelen tahrifatlar umumiyetle satır-aralarındaki cümleler ile yapılagelmektedir.
Diğer isimler ise sonraki herhangi bir üç kategoriye sokulabilirler.
Gülhane Hattı’nı olduğu gibi değerlendirmeye çalışanları yanıltan birtakım hususlar da metnin kendinden kaynaklanmaktadır. “Usul-i atikayı bütün bütün tecdid ve tağyir” ifadesi Dünya Görüşü’nü değil o görüşün temsil edildiği fakat XIX. Asırda fonksiyonunu kaybeden müesseseler için geçerlidir. Yani zihniyeti değil elbiseyi değiştirmeyi ifade eder. Son söz olarak sadece Gülhane Hattı üzerinden Osmanlı yakınçağı hakkında bu kadar tahrife varan kitaplar, tezler, makaleler varken her halde şu husus aşikâr bir surette ortaya çıkmıştır: Biz, Osmanlı-Türk-İslâm Dünya Görüşü hakkında devr-i Cumhuriyet’te veya sonradan yazılanları tamamı ile gözden geçirmeli, yeniden araştırmalı ve yeniden yazmalıyız. Aksi halde yeni nesiller hep bu prangalara bağlanmış, kendi kültür-medeniyet kodları ile düşünemeyen ve oryantalistlerin tabiî-fikrî köleleri olarak yetişmeye ve yaşamaya mahkûm bir hâlde kalacaklardır.

Ve minellâhittevfîk! (Muvaffakiyet Allah'tandır.)
''Esselâmu alâ men ittebe'al hüda'' (Hidâyete tâbî olanlara selâm olsun.)
Beytullâh İmzaoğlu
Mazinli
OCAK 2017

 

 
Ana Sayfa - Terceme-i Hal - Garip Duygular - Şiirler - Misafir Defteri - İrtibat