Ateşle Oynamak - Dinlerarası Diyalog Sürpriz | Kadir Mısıroğlu Makaleleri
 
ANA SAYFA
HAYAT HİKÂYESİ
GARİP DUYGULAR
ŞİİRLER
YAZILAR
MİSAFİR DEFTERİ
İRTİBAT
 
 
Efendimiz(s.a.v)'in Muhtasar Hayatı
 
 

Tavsiye Ettiğim Kitaplar

Değerlendirme Makalesiyle
 
 
 
Ateşle Oynamak!.. Dinlerarası Diyalog

Ateşle Oynamak!.. Dinlerarası Diyalog

      Size her şeyden önce usûlî bir şey söylemeliyim!

      Bana gönderdiğiniz listedeki suâllerin bazılarına belki kısa kısa cevaplar verilebilir. Fakat bunların içinde öyleleri de var ki, bunların “suâl-i mukadder”leri dikkate alınmadan cevaplandırılması doğru olmaz! Meselâ, birçok suâlde temas ettiğimiz “tarih boyunca İslâm’a karşı girişilmiş olan fikrî sûikasdler”in, gerek zuhûr sebepleri ve gerekse de târihî seyri ile neticeleri böyledir. Keza “misyoner faaliyetleri” de aynı durumdadır. Bu gibi mes’eleler hacimli bir kitabın geniş muhtevası ölçüsünde ele alınmadıkça hakkıyla izah edilmiş olmaz! Hem de siz böyle mes’elelerin birçoğunu zikrederek, bunların cevaplarını birkaç saatlik bir röportaja sığdırmak istiyorsunuz. Bu, asla mümkün ve hatta doğru değildir!

      Elli seneyi mütecâviz bir zamandan beri islâmî mevzûlarda yazı yazmakta olan bir kimse sıfatıyla size şunu söyleyebilirim ki, bugün sizin çare aradığınız veya bertaraf etmeye çalıştığınız “İslâm’ın özüne karşı sûikasd”ler tarihte, müşahede edilegelen fitnelerin en büyüğüdür. Bu görüşü haklı kılan sebepleri şöylece sıralayabiliriz: a-Asr-ı Sadet’teki fitnelere karşı, Müslümanlar arasında “Te’yîd-i İlâhî”ye mazhar bir Nebiyy-i Zîşân vardı. O’ndan sonraki fitnelerin karşısında ise, İmâm-ı Gazâlî emsali büyük âlimler vardı. Şimdi ise, müslümanların medreseleri kapatılmış, âlimleri asılıp kesilmiş, ulemâ an’anesi inkitaa uğramış bulunduğu cihetle bir “kaht-ı ricâl” mevsimidir! b-Tarih boyunca, bu gibi fitnelere karşı Müslümanlar’ın devletleri fiilen mücâdele etmişlerdir. Selçukluların Hasan Sabbah ve “Haşhaşiler”e, Osmanlılar’ın ise önce Şeyh Bedreddin-i Simâvî ve avânesine, sonra da Safevîler’in bayraklaştırdıkları “Kızılbaşlık”a karşı mücâdeleleri meşhurdur. Şimdiki ifsâd hareketlerine çâre bulacak bir devlet mevcud olmadığı gibi, aksine bu defaki sûikasd ise, ekseriyetle devlet eliyle veya onun gölgesinde gerçekleştirilmektedir.

      İşte bugünkü fitnelere karşı koymaktaki güçlükler kısaca bunlardır. Bu sebeple sizi bu güç şartlara rağmen giriştiğiniz bu mücâdele dolayısıyla tebrik etmek isterim.

      Bana gelince, öteden beri bu gibi mevzûlarda pek çok şey yazıp söylemiş olduğumu, beni ve hissiyatımı tâkip etmiş olanlar, çok iyi bilirler. Bilhassa 1980 öncesi yayımlamakta olduğumuz haftalık “Sebil Dergisi”nde bunlar bol bol mevcuddur. Sırf kendi tarihimize âid umûmî bir değerlendirme mahiyetindeki o yazıların birinden kısaca bir nakli dikkatinize sunmak isterim:

      “Beşerin saâdetini, iki cihan ufku içinde gerçekleştirmek gâyesini güden ve bunu te’mine medâr olacak istidat cihetinden hiçbir Dünya Görüşü ile kıyas-ı kabil olmayan İslâm’a cephe alan mürtedlerin ilk hareketleri, bir nevi kamuflajla ortaya çıkmıştı. Bu yüce dînin o gün için karşı çıkılmaz itibarına açıkça cephe alınamadığı için zâhirî bir taraftarlığın arkasına saklanarak, bâtınında dehşetli bir haçlı kinini tezgâhlayan bu kadronun su yüzüne çıkan ilk hareketleri “Tanzimat”dır. İslâm’a sahte bir bağlılık îlânı ile başlayarak O’nun muhalled (ölümsüz) prensiplerini alttan alta zaafa uğratıp mer’iyetden kaldırma çığrını açanlar bunlardır.

      Kendilerini istihlâf edenler de uzun zaman aynı usûlü kullanmışlardır. Devletimizin ölüm fermanını imzalayan İttihat ve Terakkî Komiteleri bile, zâhirde İslâm’a ve hatta devrin Padişahına bağlılık ifâde eden çeşitli beyânların arkasına saklanmışlardır. Bu devirler, küfrün kendi muhtevasını ortaya koyarak onu resmen ve alenen iddia ve ifâde için gerekli nefs îtimadına mâlik olamadığı devirlerdir. Bu yüzden Cemil Meriç Bey’in yerinde bir tâbirle “müstağripler” veya “garbın yeniçerileri” dediği, kalbi, İslâm’dan inhiraf etmiş ve muharref hırıstiyanlığın bâtıl telakkîleriyle işbâ hâline gelmiş bulunanlar, Türk garplılaşma hareketleri tarihinde -tâbir câizse- küfrün birinci kekemelik devrine vücud vermişlerdir.

      Gerçekten eski müstağripler, İslâm aleyhtarı fikirlerini ekseriyâ kekeme bir üslûpla ortaya koyuyor ve düşüncelerini -kendilerince tâviz sayılmak lâzım gelen- birtakım aldatıcı islâmî elfâz ile süslüyorlardı. Bunun tek misâli, Tanzimat Fermânı’nın Besmele-i Şerife ile başlatılmış olması değildir.

      Müteveccih bulunduğu istikamete dikkat edilmediği takdirde, bir şeyin başı ile sonu birbirine pek benzer. Hatta denilebilir ki, her şey, dönüş noktasından sonra, çıkışta çizdiği hattı tersinden bir kere daha tekrarlar. Bu yüzden aynı vasıf ve noktada iki kere görünür.

      Zihinleri, İslâm’a karşı tatmin olmaz bir husûmet ile doldurulmuş ve kalplerini ilhad murdarından koruyamamış olan bedbahtlar kadrosunun, Türk Milleti’ni nev-i şahsına münhasır İslâm Dünya Görüşü’nden uzaklaştırmak için giriştikleri hareketin bugün arz ettiği seyir, O’nun yükseliş ve ilerleme devrini ikmal ederek başlangıçtaki çizgiyi tersinden tekrara yöneldiğini göstermektedir. Hakîkaten üslup itibarıyla küfür, yine ilk teessüs devrindeki gibi ikinci bir defa kekemelik vasfını kazanmış bulunmaktadır. Yine, hücumlarında İslâm’a alenen cephe almak yerine, O’na karşı zâhirî ve aldatıcı bir taraftarlığın arkasına saklanarak birtakım -ancak ehlince anlaşılabilen- kelimelerin delâletlerinden istifade sûretiyle maksadlarını ifade etmeye çalışmaktadırlar. Zira, müslümanlar siyâsetten ticârete kadar hemen her sahada budanmış bir fidanlık gibi gür bir gelişme içindedirler. Bu gelişmeden ürküldüğü ve sözde de olsa yürümekte bulunan demokrasi sebebiyle halkın elindeki reyi kullanışına tesir edeceği hesâbıyla husûmetlerini yeniden kamufle etmek ihtiyacını duymaktadırlar. Bu kamuflajın hâl-i hazır vasıtaları arasında “çağdışılık”, “teokratik” ve “demokratik nizam” kelimeleri en çok istimal olunanıdır.” [1]

      Bu yazı takrîben 35 sene evvelki ahvâlin tahlîli sûretinde, bu minval üzere devam etmektedir. Bugün buna bir de “Diyalog” kamuflajı ilâve olunmuş ve bu bâtıl yolun yoldaşlarının bazıları kekemeliği oldukça terk ederek daha sarih bir sûrette zehir kusmaya başlamış bulunmaktadır.

      Buyurun, size onlardan da iki örnek:

      Ankara İlahiyat Fakültesi’nde zümreleşerek mülhid Fazlurrahman’ın[2] ardından yürüyen ve Kur’an’da “Tarihsellik” diye bir bâtıl görüşün tezgâhtarlığını yapan gürûhun, sarhoş kusmuğundan farksız birkaç cümlesi… “Buraya kadar verdiğim misâllerin dışında Kur’ân-ı Kerîm’de toplumun hukûkî yapısıyla ilgili daha pek çok hüküm yer almakta ve devrimizin gelişmiş toplumlarında bunların bazen harfiyen kabulleri hemen hemen imkânsız hâle gelmiş bulunmaktadır. Meselâ günümüzün aydın, yüksek tahsilli hanımından, Kur’ân’da var diye, kendi câhil biraderinin yarısı değerinde şâhid sayılmasını bekleyemezsiniz. Meselâ, kızlara erkek kardeşlerinin yarısı kadar hisse tavsiye eden âyete, müslüman toplumun doktor, mühendis, şirket patronu… olmuş kadını râzı etmeniz mümkün değildir. «Onların adâlet adına yapılmış bu isyânları, acaba Kur’ân’a mı yöneliktir?» denecek olursa, biz bu kanaatte olmadığımızı söylemek durumundayız. Kur’ân-ı Kerîm’in 14 asır önceki mahallî değerlerini birer târihî gerçek olarak asıl âlemşümûl prensiplerini geçerli hâle getirebilmeliyiz.”[3]

      Bir başka sayın (!) profesör de Bakara Sûresi’nin 62. âyet-i kerimesinin meâlini naklettikten sonra aynen şöyle demektedir: “Bu âyet-i kerime, çok kimsenin peşînen vehmettiklerinin ve ideolojilerini dîne dayandırmayı yeğleyen ve bu sebepten ötürü de dinci denilen, saldırgan bazı aşırı grupların da yaymağa çalıştıklarının aksine, Cennet’in yalnızca müslümanlara tanınmış bir imtiyaz olmadığını ve yahudiler, hıristiyanlar ile sâbiîlerde Allâh’a ve âhiret gününe inananların ve iyi işlerde bulunanların da Cennet’e dâhil olup korku ve hüzünden âzâde olacaklarını açıkça beyân etmekte ve müjdelemektedir.”[4]

      Aynı yazar, zikri geçen eserinin (!) bir başka sahifesinde de: “Burada ermişten maksad ise, Allâh’a ermiş, yani O’nun huzuruna dâvet ve kabul edilmiş, bir başka deyişle tıpkı Hazret-i Muhammed (s.a) Efendimiz gibi Mî’rac olayını yaşamış kimsedir. Mi’rac olayını yaşayan kimse ise, «Ruhânîler Zümresi» mensubu olur.”[5] “…Mi’rac nasib olur da, tekrarlanırsa kulun da ünsiyeti artar; ve bu olay, ona artık olağan gelmeğe başlar. Hatta bazı evliyânın «istediği an Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna Mî’rac edebilmesi» ruhsatı dahî vardır.”[6]

      İslâm Tarihi’nin ilk devirlerinde zuhûr eden «Bâtınîler ve Karmatîler»[7] den bile baskın bir tahrif ve yanıltmanın zamanımızdaki ikinci tezahürü «Dinlerarası Diyalog» tur. Bunun şampiyonu da –herkesin bildiği üzere- Fethullah Gülen nâm şahıstır. Âh böyle daracık birkaç saatlik bir röportajda bu mes’eleyi ele almak mecbûriyetinde bulunmasaydık da bu ihânetin mâhiyetini kâfî bir vuzuh ve delâil ile anlatabilseydik, ne iyi olurdu.[8]

      Bir internet sitesinde[9] ermeni asıllı olduğu iddia edilen, kulağı delik bir yazarın[10]da “gizli bir kardinal” olduğunu îmâ ettiği Fethullah Gülen’in teşhis ve teşhiri -burada- mümkün olmadığından “anlayana sivri sinek saz!” diyerek sadece bir-iki cümlesini dikkatlerinize arz edelim. Hem de şâkitlerinden Harun Tokakak’ın: “Kendisine «Siz nesiniz?» diye sorduğunuzda «Ben Hristiyanım» diyecektir. Şimdi siz Maroviç’e, «Hıristiyanım» dediği sürece, «Hayır, müslüman değilsin!» diyebilir misiniz? Şahsen bunu diyemeyeceğimizi düşünüyorum.”[11] dediği Papa’nın İstanbul’daki mümessili Marovitch’in ağzından: “(…)Marovitch, ifâdesinde Gülen’in yazdığı «Fasıldan Fasıla» isimli kitaptan alıntılar yaparak: «O Katolik cemaatimizi çok etkiledi. Sevgi ve hoşgörü esaslarına dayalı gerçek İslâmiyet’i, O’nun sâyesinde tanıdık.» dedi. Fethullah Gülen’in söylemlerinden, hem kendisinin, hem de cemaatinin etkilendiğini vurgulayan Marovitch şunları söyledi: “Gülen’in kitabında yer alan «Herkes Kelime-i Şehâdet’i esas alarak, etrafındaki insanlara bakış açısını yeniden ayarlamalı. Çünkü hadislerde anlatıldığına göre Allâh’ın engin rahmeti Âhiret’te öyle tecellî edecektir ki; şeytan bile “Acaba ben de istifade edebilir miyim?” diye ümide kapılacaktır. Şimdi böyle rahmet enginliği karşısında cimrilik yapmak ve o cimriliği temsil etmek bize yakışmaz. Hem bize ne, mülk O’nun, hazîne O’nun, kul O’nun…Öyleyse herkes haddini bilmeli» ifadeleri cemaatimizi çok etkilemiştir.”[12]

      Hayfa ki, ne O’ndan, ne de O’nun “Ehl-i Kitapla Âmentü’de İttifakımız Var!”[13] başlıklı yazılar yazan Ahmed Şahin gibi şâkitlerinden gereği gibi bahsetmek şansımız yok. Hatta aynı ihânet zincirinin halkalarından olup kendi web sitesinde sapık Mooncuların çıkardığı World Scripture Dergisi’nde editörlük yaptığını bizzat bildiren Yaşar Nûri Öztürk’ten[14] , Tevrat ve İncil’in tahrif olunmadığı iddiasının ilk sahibi sapıkların ağababası Ömer Fevzi Mardin’in[15] muâkıbı ve bâtıl Darvinizm’i İslâm’la bağdaştırmaya uğraşan[16] Süleyman Ateş ve Mehmed Aydın, Yümni Sezen… ilh gibi saymakla bitmeyecek kadar çok olan fırka-i dâlle mensupları hakkında birer cümlecik olsun söyleyememek ıztırarında kalınca, bu işi ileride yazılacak mufassal bir esere bırakmakla teselli olmaktayım.

      Gerçekten şu anda İslâm Dünya Görüşü adlı eserimi bitirerek matbaaya verdim. Bu eserde de çeşitli sapıklıklara temasla bir çok cevaplar verdim. Fakat asıl gerekli olan cevaplar “Geçmişten Günümüze Tahrif Hareketleri” adıyla yazmaya başladığım eserde yer alacaktır. Ancak biraz evvel bu ihânetin devlet eliyle veya onun gölgesinde tezgâhlandığı yolundaki iddiama biraz açıklamak isterim.

      Bunu yıllar önce yazdığım “Geçmiş Günü Elerken” isimli eserde bir vesile ile uzunca bir dipnotta şöyle hülâsâ etmiştim: “İslamiyet’le Kemalizm’i veya -daha emin bir tabirle söylemek gerekirse- Batıcılığı te’lif etmeye çalışmak, muazzez “İslam Dâvâsı”na yapılabilecek kötülüklerin en büyüğüdür!. Bu ihânet veya sapıklığın geçmişine âid tafsilât pek uzun ise de burada özün özü bir hülâsâ ile iktifâ etmek istiyorum. Millî Mücâdele’nin başlangıcında M. Kemal Paşa, tamamen dînî heyecânı kullanmış ve din adamlarını yanında göstermişti. Bilâhere zafer müyesser olup da “İnkılâplar Devri” başlayınca, tamamı İslâm’ın özüne aykırı olan içtimâî değişiklikler için önceleri bunların, nisbî bir te’vil yolu ile dinle te’lifi çareleri aranmış (Hilâfet’in ilgâsında olduğu gibi) fakat, sonraları bundan vazgeçilmiştir.[17] Bu sebepledir ki, başlangıçta Ömer Fevzi Mardin gibi sapık ve dalkavuk şahsiyetlerin başlattığı İslâm ile Kemalist inkılâpları te’lif cereyânı akim kalmış, gelişememiştir. Bunun sebebi, Türk-Yunan Harbi’nin ölçüsüz bir sûrette mübâlağalandırılması idi. Bu sûretle M. Kemal’e münakaşa edilemez bir otorite kazandırılmış. O da giriştiği inkılâpları İslâm’la te’lif etmek ve dolayısıyla halkın desteğini almak ihtiyacından nefsini berî hissetmiştir. Eğer böyle yapılmasaydı gulat-ı şiâ (aşırı şiâ) gibi sapık bir islâmî (!.) anlayış vücud bulur ve bunun bertaraf edilmesi imkânsız olurdu. Demokrasiye geçişle, bastırılmış olan islâmî temâyüller nisbî bir neşv-ü nemâ şansına kavuşmuş, bu gelişmeyi önlemek maksadıyla gerçekleştirilmiş olan 27 Mayıs İhtilâli de kısa zamanda fiyasko ile neticelenmiş ve İslâm Dâvâsı’nın tabiî gelişmesi karşısında boyun eğilmiştir. Gerçekten, 27 Mayıs İhtilâli’nde ilk icraat olarak İmam Hatip Liseleri’nin orta kısmı kapatılmış, Ezân ve Kamet yeniden Türkçeleştirilmek istenmiş, fakat kısa bir zaman sonra bu mevzûlarda geriye adım atmak mecbûriyeti hâsıl olmuştur. O günlerde Demokrat Parti’nin kalkınmayı plânsız programsız bir sûrette gerçekleştirdiği yolundaki tenkidlerden Devlet Plânlama Teşkilâtı doğmuştu. Bir kısım plânlamacı ile bazı askerî şahısların teşkil eyledikleri koordinasyon hey’eti, günün birinde bu mes’eleye el atmış ve tehlikede olan Kemalist rejimi koruyup ayakta tutabilmek çareleri aranmıştır. Mâhud rejim için; aşırı sağ ve aşırı sol “tehlikeli iki hasım” olarak tespit edilmiştir. Bunların husûmetlerini bertaraf için kemalistleştirilmeleri düşünülmüş ve faaliyete geçilmiştir. Aşırı sol cephede, hem kemalist, hem de komünist veya solcu tipler îcâd olunmuştur. Uğur Mumcu, İlhan Selçuk ve bir zamanların Bülent Ecevit’i gibi şahsiyetler eliyle “târihî yanılgı” ve “devrim devam ediyor” gibi iddialarla başlatılan bu harekete mukâbil, islâmî cephede Diyanet İşleri Teşkilâtı’nın kullanılması düşünülmüştür. Bunun baş mimarlığını da ihtilalcılardan Mehmed Özgüneş üzerine almış ve emekli generallerden mason Saadeddin Evrin’i Diyânet İşleri Reisi yapmıştı. Diyânet’te O’nunla başlayıp Tayyar Altıkulaç’la devam ettirilen bu cereyan esnasında araya bazen İbrahim Elmalı gibi istenmeyen şahsiyetlerin karışması, bu plânı nispeten aksatmışsa da düşe kalka hep o istikamette yürünmüştür. Hele Dr. Lütfi Doğan, bu gâyeye gönülden hizmet etmiştir. Arada bu makam için hazırlanan Ahmed Gürtaş, Tayyar Altıkulaç’ın bir komplosu ile bertaraf edilmiştir. Bu zât, bahsi geçen heyetin M. Kemal’i koyu bir müslüman (!.) göstermek gâyesi ile uydurulmuş bir vesikayı[18] kendi kemalistliğine bayrak ve melce’ ittihaz etmişse de mezkûr talihsiz komplo ile O’nun yolu kesilmiştir.

      Diyânet’in dîni rejimle te’lif etmeye âlet edilişinin, bir de Avrupa cephesi vukuâtı vardır ki, tafsilâtı böyle bir dipnota sığmaz.

      Netice olarak batıcı kemalist rejimi kurtarmak için, onu dinle bağdaştırmak yolunda yürüyen ve şapla şekeri karıştırarak müslümanları aldatmak gayesi güdenlerin kafilesine son zamanlarda renkli bir sîmâ daha katılmıştır: Fethullah Gülen!..”[19] demiş ve buradan sonra Fethullah Gülen’in teşhis ve değerlendirilmesine geçmiştim.

      Şimdi bu gerçeğin, nispeten yeni olan bir-iki delilini daha burada dikkatlerine arz edeyim: Hikmet Çetinkaya diyor ki: “Türkiye’de devletin hâkim sistemi iki şeyi aradı durdu. Mümkünse İslâm’ı değiştirmek, ona gücü yetmezse müslümanların din anlayışını değiştirmek. Kemalizm’in en önemli özelliklerinden biri, dinde reformu amaçlaması idi.”[20]

      Bunda muvaffak olunamadı. Çünkü İslâm’ın temel kaynakları, muharref Tevrat ve İncil misâlinde olduğu gibi deforme olmuş (bozulmuş) değildi ki, reforme olunmak ihtiyacı duyulsun!.

      Buna rağmen sakîm bir “Laiklik” anlayışını, İslâm’ın yerine ikame ederek -Dünya’da emsâli görülmemiş bir sûrette Müslümanlar’ın desteğine nâil olan ve hatta bir kısım nurcularla gayr-i samimi alâkasından dolayı İsmet Paşa tarafından nurcu olmakla (!.) itham edilmiş bulunan Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı olduğu sırada gazetelerde şöyle bir haber çıktı:

      “YÖK’ün İslâm Atağı.” başlığı altında haber şöyle devam ediyordu: “Türk toplumunun müslüman kimliğinde «Hoşgörüyü» esas kılmayı amaçlayan târihî proje kapsamında, (Cumhurbaşkanı) Demirel’in tâlimatı üzerine, altı bilim adamı, yalnız Kur’ân’ı esas alan «İslam Gerçeği» adlı bir kitap hazırladı. Toplumun her kesiminin anlayabileceği bir dille kaleme alınan kitap, din eğitiminin yeniden şekillendirilmesi için kullanılacak.”[21]

      Maalesef yerimizin müsait olmaması sebebiyle tahlîline girişemediğimiz bu kitapçık, müslümanların İslâm’ı telâkkî tarzlarını değiştirmeye mâtuf bir ihânet vesîkasından ibârettir.

      Fakat günümüzde bu ihanet tezgâhı, millî hudutlarımızı aşmış ve beynelmilel bir hüviyet kazanmıştır. Bunların biri “Tevhid-i Edyan” yani semâvî dinlerin birleştirilmesi, diğeri ise “Dinlerarası Diyalog” ihânetidir.

      Amerika’da Başkan Bush’un tâlimatıyla teşekkül eden bir ilmî heyet, 12 cildde tamamlanması planlanan “el-Furkan’ul Hak” isimli bir eser üzerinde çalışmaktadır. Daha önce Enis Soros adındaki bir soytarı, aynı adla bir dalâletnâme yayınlayarak bu heyete İslâm’ı tahrif husûsunda -âdeta- yol göstericilik yapmıştır. Hazırlanmakta olan eserde, Yüce Kur’ân’ımız Tevrat’ın imbiğinden geçirilmek istenmektedir. Böylece Kur’ân-ı Kerim, tarih boyunca -hâşâ- mâruz kalmış olduğu tahriften kurtarılacakmış! İşte, günümüzde bir kısım “ulema-yı sû”nun “Ateşle Oynamak” mâhiyetindeki tutumları, gerçek niyetleri ve güdümlü oldukları hakkındaki delillerin pek az bir kısmını naklettik. Bu pek az beyan bu kadar zaman aldı. Bir de bunlara, şahıs be şahıs, mes’ele be mes’ele cevap verilmiş olsaydı, siz o takdirde söylenebilecek sözlerin çokluğunu düşünün! Bunu da Allah ruhsat verirse, inşallah “Geçmişten Geleceğe Tahrif Hareketleri” isimli eserimizde gerçekleştireceğiz.

      Şimdilik son bir söz olarak şunu söyliyelim ki; bunlar “Ateşle Oynamak” tadırlar. Bu ne kendilerine ve ne de ifsad edebildikler kimselere hayır getirecektir.

[1] Bkz. Kadir Mısıroğlu- Küfrün İkinci Kekemelik Devri, 30 Ekim 1976 ve 44. sayılı Sebil Gazetesi.

[2] Fazlurrahman nam mülhidin mâhiyetini merak edenler şu esere bakabilirler: İslam ve Modernizm-Fazlurrahman Tecrübesi, İstanbul 1997

[3] Bkz. Kur’ân’da tarihsellik iddiasının kadrolaştırdığı profesör ünvanlı bâtıl yolcularının çıkardığı “İslâmiyât” isimli derginin Ocak-Mart 2004 tarihli nüshasında yayınlanan “Kur’ân-ı Kerîm’de Mahallî Hükümler Meselesi” isimli Prof. Dr. Mehmed Said Hatipoğlu imzalı makale (sh.12)

[4] Prof.Dr. Ahmed Yüksel Özemre –İslâm’da Aklın Önem ve Sınırları, İstanbul, 1998, sh. 172 ve sh. 342.

[5] a.g.e. sh.114

[6] a.g.e. sh 115

[7] Tafsilat için bkz. Muhammed Hammadî- Bâtınîler ve Karmatîlerin İç yüzü, İstanbul 2004.

[8] Kâfi olmamakla beraber “Gurbet İçinde Gurbet” (İstanbul2005) İsimli eserimizde bu hususta oldukça bilgi bulunduğuna işaret edelim. Ayrıca “Dinlerarası Diyalog”un Müslümanları, Îsevî 3. binyılda hırıstiyanlaştırma hareketinin bir maskesi olduğunu anlayabilmek ve bu husustaki tafsilâtı öğrenmek için şu eserlere bakılabilir: Aytunç Altındal-Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri, Ankara 2002; Mehmed Oruç- Dinlerarası Diyalog Tuzağı, İstanbul 2003.

 
Ana Sayfa - Terceme-i Hal - Garip Duygular - Şiirler - Misafir Defteri - İrtibat