Türkiye, Yahudiler ve İslam ve Dünya'nın Geleceği | Kadir Mısıroğlu Makaleleri
 
ANA SAYFA
HAYAT HİKÂYESİ
GARİP DUYGULAR
ŞİİRLER
YAZILAR
MİSAFİR DEFTERİ
İRTİBAT
 
 
Efendimiz(s.a.v)'in Muhtasar Hayatı
 
 

Tavsiye Ettiğim Kitaplar

Değerlendirme Makalesiyle
 
 
 

I- YAHUDİLERLE İLGİLİ BAZI MES'ELELER

A- YAHUDİLER, KOMÜNİST RUSYA'YI NASIL YIKTILAR?!..

     İngilizler çekilip gittikten sonra Arap-Yahudi münâsebetleri bir gayyâ kuyusu gibi dehşetli bir kargaşa halinde sürüp giderken, Yahudiler, Araplar karşısına hatırı sayılır bir Yahudi nüfusu toplayamadılar. 20-30 senelik bir gayret ve faaliyetin neticesinde İsrail'deki mevcudiyetleri 2,5 milyon kişiyi bulmuşsa da bunun daha fazla artması sağlanamadı. Çünkü bütün Dünya'ya dağılmış olan Yahudiler, her yerde rahat ve müreffeh idiler. Bugün de böyledir.

     Bundan dolayı maddî yardım yapmakta cömert davrandıkları halde, gelip orada yerleşmek husûsunda ağırdan aıldılar. Bunu ancak bir avuç idealist ile fakir Yahudiler yaptılar. Bunlarla da beklenen sayıya ulaşılmayınca, yüz milyonluk bir Arap kitlesi karşısında tutunabilmek için İsrail'e intikal edip yerleşecek Yahudi aramaya koyuldular. Bunu da ancak Rusya'da bulabildiler. Çünkü Rusya'da "Bolşevik İhtilâli" nin bidâyetindeki hâkimiyetlerini Stalindevrinde (onun da karısı bir yahudidir) kaybetmiş bulunan Yahudiler, Rusya'da sıkıntılı bir hayat sürmekte idiler. Hem onları bu sıkıntıdan kurtarmak ve hem de bu durumdaki insanların İsrail'deki sabotaj vesâir hareketlerin doğurduğu huzursuzluğa aldırış etmeyebilecekleri düşüncesiyle Rusya'ya müracaat ettiler.

     Ruslar, Yahudiler'in beynelmilel siyâsetteki güçlerini itildiklerinden onlara yekten:

"-Hayır, olmaz!" demek yerine, gerçekleşme şansı olmayan bir teklifle mukabelede bulundular. Bu da şuydu: "isterlerse Rusya'daki 6 milyon Yahudi'yi toptan alabilirlerdi."

     Tabiî İsrail bunun gerçekleşme şansı olmadığı için söylendiğini anlamakta gecikmedi ve Rusya'yı gölgeleyecek bazı hareketlerle yola getirme çaresine başvurdu. Amerika'daki nüfuzlarını kullanarak Komünist Çin'i, Birleşmiş Milletler'e aldırdılar. Amerika ile Çin arasında diplomatik münâsebet te'sisini ve Amerikan Reis-i Cumhûru'nun Pekin'i ziyaret etmesini sağladılar. Fazladan olarak Çin'in Doğu Türkistan dolaylarında Ruslar'la ç ıkmış olan bir ihtilâfı körükleyerek ve Çin tarafına yardım ederek Rusya'yı rahatsız etmeye başladılar.

     Dünya'da o güne kadar komünist hareketin lideri kabul edilen Rusya, bu mevkii Çin'e kaptırma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Diğer taraftan hemen hemen her ülkede mevcud olan marksist toplulukların içinden Maocu, yani Çin taraftarı bir başka hizip türettiler. Marksistlerin faaliyetlerinden rahatsız olan o ülkeler de solcuların bu sûretle bölünmelerinden ve birbirlerine düşme-lerinden fayda umduğu için, istihbârat teşkilâtlarını bu işi körükleyici bir tarzda kullandılar. Bu durum Türkiye'de bile aynen böyle olmuştur.

     Bu hâli gören Rusya, Yahudiler'le anlaşmak ihtiyacını hissetti. İsteyen yahudilerin Rusya'dan çıkarak peyderpey İsrail'e gitmeleri husûsunda bir taahhütte bulundu. Arapların itirazına karşı da, bu kararı kâğıt üzerinde bırakacağını ve fiilen gerçekleştirmeyeceğini söyleyerek iki tarafı da memnun etmeye çalıştı. Gerçekten epey bir zaman böyle yaptı. Herhangi bir yahudi, Rusya'dan çıkıp gitmek üzere pasaport isteyince Rus polisi tâhkikat yaptı. Eğer o, Amerika'ya gitmek istiyorsa, pasaport verildi. İsrail'e gitmek istiyorsa nâdiren müsaade edilip, ekseriyetle engellendi. Bunu gören Yahudiler vaktiyle Çarlık Rusyası'na yaptıkları gibi Komünist Rusya'ya da 25 sene zarfında gerçekleşecek bir çökertme plânı tatbik ettiler. Bu plân, propaganda silâhını kullanarak Rusya'nın ekonomisini yanlış yönlendirmek ve onu binnetice iktisâden çökertmek mahiyetinde idi.

     Önce Amerika'da başlamış olan fezâ çalışmaları'nı "Yıldızlar Harbi" palavrasıyla Rusya'yı endişeye sevk edecek bir sûrette bütün Dünya'ya yaydılar. Rusya kendi cazibesinin azaldığını görerek bu vadide Amerika'dan geri olmadığı kanaatini hâsıl edebilmek için neticesiz fezâ çalışmalarına ağırlık verdi. Bu uğurda 15-20 milyar dolar masrafa girdi. En sonunda öyle bir durum hâsıl oldu ki, fırlattıkları bir fezâ gemisinin geriye getirebilmesi için Ameri-kalılar'dan yardım istemek mecbûriyetinde kaldılar.

     Diğer taraftan Rusya'nın Afrika'da kazanılmış memleketleri vardı. Bunların kaybedilmesi için anti-komünist çeteler organize edildi. Bunlar, silâhla desteklendi ve başta "Zimbabve" olmak üzere Rusya'nın kaleleri birer birer milliyetçi teşkilâtlarca ele geçirildi. Rusya, Afrika'daki durumunu kurtarabilmek için taraftarlarına silâh yardımı yapmaya mecbûr kaldı. Bu da kendileri için fezâ çalışmalarındakine benzer ağır bir ekonomik külfet oldu.

     Bu arada Afganistan'a saldıran Rusya'ya karşı, Afgan mücâhidleri zâhiren kendi kendilerine mukâvemet ettiler. Hakikatte ise, Amerika ve dolayısıyla Yahudi desteğiyle Rusya'yı dize getirdiler. Bu küçücük Afgan hâdisesi bile Rusya'ya 5 milyar dolar civârında bir meblâğa mâl olmuştur.

     Bu ve benzeri hadiseler dolayısıyla, zaten iyi olmayan Rus ekonomisi çöktü. Rusya zaafını belli etmemek için önce el altından Alman entelijansı ile anlaştı. Doğu Alman'dan Batı'ya geçmek isteyen insanlara, gûyâ, seyahat hürriyeti dolayısıyla vize veriliyormuş gibi davranılarak, oradan Çekoslovakya'ya geçmelerine izin verildi. Hakikatte ise kelle başına 7 bin mark üzerinden anlaşılmıştı. Bunu meşrûlaştırmak için de o günkü Rus idarecisi Gorbaçov, Rusya'da bir zihniyet değişikliği ile ortaya çıkmış göründü ve bunu "Glasnot" adıyla Dünya'ya duyurdu. Gûyâ Doğu, Almanlar'a tanınan bu seyahat hürriyeti, bu yeni zihniyetin eseriydi. Kısa zamanda Doğu Alman'dan Çekoslovakya'ya, oradan da Batı Almanya'ya geçenlerin sayısı 2 milyondan ziyâde oldu. Bunu gören Rusya, herkesin Batı'ya geçmek istediğini anlayınca -artık kendisi için ekonomik bir önemi kalmamış olan- bütün Doğu Alman'ı terk etmek mukâbilinde Alman enteli jansı ile anlaştı. Rivayete göre Almanlar, Berlin Duvarı'nın yıkılmasına göz yumması karşısında Rusya'ya 15 milyar mark teklif ettiler. Buna ilâveten 100 milyar marklık da Rusya dâhilinde yatırım yapmak vaadinde bulundular. İlâveten İkinci Cihan Harbi'nde Rusya dahilinde kalmış olan ve Rusya'nın Volga boylarında bir araya toplamış olduğu 2 milyon civarındaki Alman topluluğuna bir "muhtariyet" verilmesi teklifinde bulundular. Bundan sonrası mâlum. İki tarafın ajanları, halktan biriymiş gibi görünerek Berlin Duvarı 'na hücum ettiler ve bu duvarın yıkılmasıyla iki Almanya birleşmiş oldu.

     Fakat bu sûretle temin olunan maddî imkânlar, Rusya'nın yarasını sarmaya kâfî gelmedi. Gorbaçov, Genel Kurmay Başkanı'nı çağırarak:

"-Maaşlarınızı veremiyorum, aç kalmaya mı razı olursunuz, yoksa komünizmden vazgeçiyoruz, bize yardım et, diyerek Amerika'ya müracaat etmemize mi râzı olur sunuz!.." deyince, 10 milyonluk ordunun başında bulunan bu zât:

"-Karnımızı doyur da, ne yaparsan yap!.." demek mecbûriyetinde kalmıştır.

     Bunun üzerine Rusya'da komünizmin iflâsı ilân edilmiş, Amerika'dan 500 milyar dolar yardım talep edilmiştir. Bunun yarısı peşin, yarısı da ellişer milyar dolarlık 5 senelik taksitler halinde olacaktı. Amerika, cüz'î yardımlarla iktifâ edip bu talebi yerine getirmeye râzı olmayınca, Gorbaçov, bu yardım yapılmadığı takdirde komünistlerin tekrar iktidar olacakları vehim ve korkusunu yaratmak için sun'î bir ihtilâl teşebbüsü planlamıştır. Kendisi sûretâ Kırım'a kaçmış ve Moskova'da bir kısım tanklar harekâta geçmişken, Amerikan desteği ile Yeltsin tankların üzerine çıkıp mukâvemet etmiş ve ihtilâl fiyaskoyla nihâyetlenmiştir. Bunun üzerine Gorbaçov, Amerikalıların bu sırrı ifşa etmemeleri şartıyla iktidardan uzaklaşmayı kabul etmiş, yerini Yeltsin'e bırakmıştır.

     Bu arada tipik bir tecrübe yaşanmıştır. Körfez harbinin patlak vermek üzere olduğu bir hengâmda Rusya'dan takriben 200 bin Yahudi, İsrail'e gitmek üzere Almanya'ya gelmişti. Körfez harbi krizi dolayısıyla İsrail'e gitmekten vaz geçip Almanya'ya siyasî mülteci olarak yerleşmeye karar verdiler. Almanlar da korkularından onları bağırlarına basmaya mecbûr kaldılar.

B- PKK VE İSRAİL

     Bu keyfiyet, Yahudilere "İsrail'de sulh, sükûn avdet etmedikçe Rusya'dan beklediği miktarda Yahudi gelmeyeceği" düşüncesini ilhâm etti. İşte bu sebepledir ki, Yahudiler Yaser Arafat'ı çağırarak, O'na bugün artık sallantıda bulunan "muhtâriyet"i vermeye razı oldular. Bununla Yaser Arafat'ın tatmin olup, anarşiyi önleyebileceğini sandılar. Halbuki İsrail'deki kargaşanın tek âmili Yaser Arafat'ın güdümündeki "el-Fetih" teşkîlâtı değildi. Yahudiler diğer bazı grupların Sûriye güdümünde olduğunu görmekte gecikmediler. Bunun için Sûriye'yi de bir sûretle tatmin etmek ihtiyacını hissettiler. Bunu da Türkiye'nin sırtından yapmayı plânladılar. Bu maksatla, o zamanki Türk Dışişleri bakanı Hikmet Çetin'i İsrail'e davet ettiler. PKK meselesini ortaya attılar. Şayet Sûriye'ye talep ettiği suyu verirsek, kendilerinin yardımıyla PKK'nın bertaraf olacağı telkîninde bulundular. Fazladan olarak PKK'nın Avrupa'daki kollarını da koparabileceklerini söylediler. Bu plân üzerinde anlaşıldı. Hikmet Çetin, Türkiye'ye döndükten az bir zaman sonra Sûriye Dışişleri Bakanı Târik Sara Ankara'ya davet edildi ve talep edilen su fazlasıyla verildi. Fakat Sûriye bu tâviz mukâbilinde PKK'yı barındırmama taahhüdünde bulunmuş olmasına rağmen fırsat bu fırsat diyerek üstelik Yahudilerden bir de Golan Tepeleri'nin geriye teslimini istemiştir. Bu ise, Yahudilerce verilebilecek bir tâviz değildi. Zira içme suyu sıkıntısı çeken İsrail, ihtiyacının büyük bir kısmını buradan temin etmekteydi. Ayrıca Golan Tepeleri'nin büyük bir askerî ve stratejik ehemmiyeti vardı. Bununla beraber yahudiler, bize karşı Avrupa'da taahhüd ettiklerini yerine getirdiler. Almanlar'a dönüp dediler ki:

     "-Siz bu PKK'yı barındırmakla hata ediyorsunuz. Çünkü bu silâhlı bir çetedir. Silâh para ile alınır. Bunlar parayı uyuşturucu ticaretinden elde ediyorlar. Seninse, her yıl 20-30 bin gencin uyuşturucu yüzünden ölmektedir. Bunları barındırma!"

     Hakîkaten Almanlar, PKK merkezindeki evraka el koyunca, bu iddianın doğru olduğunu gördüler. Bu fesat yuvalarını kapatarak PKK'yı kanundışı ilân ettiler. Bu iş, Beyne'l Milel masonluk kullanılarak Belçika'da, Hollanda'da, Fransa'da ve hatta İngiltere'de de aynen gerçekleşti.

     Sûriye'ninse, PKK'nın uyuşturucu ticaretinden transit ücreti olarak, yılda 5 milyar dolar civarında bir kazancı vardı. Bundan mahrum kalmak istemiyordu.

     Yahudiler, Sûriye'yi yola getirmek ve binnetice onların güdümündeki HAMAS'ın tedhişinden kurtulabilmek için, Amerika'daki nüfuzlarını kullanmaya mecbûr kal­ dılar. Zira PKK'yı bertaraf etmenin İsrail'e zarar verecek bir veçhesi yoktu. Çünkü PKK, Kürt görünüşlü bir Ermeni harekâtıdır. Abdullah Öcalan'nın anası da, babası da mâhud Ermeni katliâmından bakiye birer ermeni yetimidir. Güney doğu'da Ermeni sekene (oturanlar) mevcud olmadığından onların davası ancak Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesiyle gerçekleşebilecek bir keyfiyettir. Çünkü bu takdirde AB'ye dâhil ülkelerde yaşayan takrîben 4 milyon Ermeni, AB'yi kuran "Roma Andlaşması"nın mahsûs maddesine istinâden gelip Güney doğu'da arazi satın alabilecek ve orada yerleşebileceklerdir. Ancak bundan sonradır ki, orada bir hır-gür çıkartarak bölünmeyi sağlayabilirler. Halbuki Türkiye'nin AB'ye girmesi halinde (1) " Arz-ı Mev'ud"un bir parçası olan Güneydoğu Anadolu'nun Yahudi eline geçmesi adetâ imkânsız olacaktır. Yahudiler bu toprağı 70 milyonluk bir Türkiye'den veya onun maazallah parçalanması ile kurulacak küçük bir devletten talep etmek yerine, karşılarında 600-700 milyonluk bir AB devleti bulacak!.. Bu, onların plânlarının müstakbelde gerçekleşmesini güçleştireceği cihetle PKK'ya esasen hiçbir zaman sıcak bakmamışlardır. Onun kamufle bir Ermeni Hareketi, olduğunu bilen Batı Hıristiyan Âlemi'nin desteği ise, kendilerince doğru ve aşikâr bir hesap neticesidir.

     Ermeniler, PKK'yı üç maksad için vücûda getirmiş ve Batı Hıristiyan Âlemi de bu maksadlar için O'nu desteklemiştir. Bu destek, bu gün de aynı sebeple devam etmekte ve Abdullah Öcalan'm idamı engellenebilmektedir. Bu maksatlar şunlardır:

     1)  Kürtler'den Ermeniler'in intikamını almak. Zira tarihte "Ermeni Katliâmı" adıyla ayyuka çıkarılmış olan hâdise, Kürt aşiretlerinin işidir.

     2)  Bölgede Kürt nüfûsunun ölüm veya hicret sebebiyle azalmasını sağlamak. Çünkü ancak bu takdirdedir ki, oraya bilâhare taşınacak Ermeniler hatırı sayılır bir çoğunluk olabileceklerdir.

     3) Araziyi ucuzlatmak. Çünkü Ermeniler, Tıpkı Filistin'de Yahudiler'in yapmış olduğu gibi burasını Avrupa Birliği'ne kabul edilişimizden sonra parayla satın almayı planlamaktadırlar.

     Yahudiler, PKK'ya mukabil Kuzey Irak'ta nüvelenen gerçek Kürtçü hare-ketleri desteklemektedirler. Hem de başından beri... (2)

 

     Yıllardır münâkaşa edilmekte bulunan “Uğur Mumcu Cinâyeti” nin sebebi de budur. Kardeşinin, televizyonlarda ifşâ edişine göre, Uğur Mumcu İsrail'in Kuzey Irak'taki Kürtçü Barzânî hareketine senede 50 milyon dolar yardım etmekte olduklarına dâir ifşaatın kurbanı olmuştur.

     İsrail, dâhilindeki bir kısım anarşiyi durdurmayı temin maksadıyla Sûriye'nin burnunu yere sürtmek isteyince, PKK kozunu kullandı. Amerikan cesaretlendirişi ile önce bir askerî şahsiyet, sonra da bir siyâsî lider, Suriye'ye Abdullah Öcalan ve PKK dolayısıyla tehditler savurdu. Sûriye istihbârâtı bu cesaretlendirişin kaynağını öğrenmekte gecikmedi. Ancak bizimkiler yanlış bir ifade kullanarak Sûriye'ye müteveccih tehditlerinde:

     “-Abdullah Öcalan'ı ya bize teslim edersin, yahud da ülkenden çıkarıp atarsın; yoksa....” diyerek alternatifli bir teklifte bulundular.

     Alternatifli bir tehdîd veya teklife muhâtab olan herkes, kendince en ehven olanı seçer. Sûriye de öyle yaptı. Abdullah Öcalan 'ı Suriye'den çıkmaya mecbûr etti. Onun bundan sonraki mâcerası mâlumdur. Önce gizlice Rusya'ya gitti. Amerikan istihbârâtı bunu haber almakta gecikmedi. Dâvânın takipçisi Amerika olduğu içindir ki, o önce Rusya'da, sonra da Yunanistan'da barınamadı. Nihayet bir ara kademe olarak, kendisini teslim etmek millî menfaati için bir handikap olmayacak, basit bir Afrika ülkesinde soluğu aldı. Oradan İsrail tarafından derdest edilerek Tel-Aviv 'e getirilip, bizimkilere teslim edildi. Gözleri bağlı olduğu için, bu gerçeği, belki Abdullah Öcalan bile hâlâ bilmemektedir.

 

C- İSRAİL, FİLİSTİNLİLER'E VERDİĞİ MUHTÂRİYETİ

GERİ Mİ ALMAK İSTİYOR?

     Suriye'nin, PKK ve Abdullah Öcalan vâsıtasıyla prestij kaybına mâruz kalması, İsrail'deki tedhîş hareketlerini nihâyete erdirmeye yetmedi. Çünkü böyle hareketleri gerçekleştiren ve güdümlü olmayan başka teşekküller de türemişti. Bundan dolayı kargaşa devam etti. Çünkü bu tedhîş hareketleri, amel-aksülamel (aksiyon-reaksiyon) kanununa göre yürümektedir. Filistin'in yerli halkına karşı kuruluşundan itibaren her türlü zulüm ve îtisafı (yok etme-jenosit) kendince meşrû bir hak kabul eden İsrail, zavallı yerli halkın âcizâne mukâbelelerini Dünya'nın gözüne baka baka utanmadan “terör” olarak ilan edebilmektedir. Halbuki asıl terörü kendisi yapmakta, mâsum çocukları öldürmekte, insanların evlerini yerle bir etmektedir. Sırtını Amerika'ya dayamış, onun desteğiyle Dünya'nın bu devlet terörüne ses çıkarmasını önlemekte ve bununla Filistinliler'i öldürerek veya kaçırarak yok etme gayesini gütmektedir. Arada bir vâkî olan sulh teşebbüsleri de daimî ve samimî olmamak üzere geçici taktiklerden ibaret kalmaktadır.

     Öteden beri İsrail'e verdiği destek dolayıyla başı bir hayli ağrımış olan Amerika da bilhassa Demokrat Parti saflarında, bu destekten rahatsız olanlar çoğalmaya başladı. Partisinde gitgide kuvvetlenmekte olan bu temâyüle tercümân olmak isteyen Clinton , Ortadoğu'da bitip tükenmek bilmeyen Arap-Yahudi kavgasını nihâyete erdirmek maksadıyla, Filistinliler'i “muhtariyet” ten “devlet” olma durumuna geçirmek istedi. Bu takdirde hududları mahfûz bir duruma gelecek olan Filistin Devleti'ndeki Yahudiler'in İsrail'e, İsrail Devleti dâhilindeki Araplar'ın ise Filistin'e nakledilmelerini, yani bir “mubâdele” yi düşündü. Kudüs içinse, Müslüman, Hıristiyan ve Musevîlerin müşterek idâreleri altında bir statü plânladı.

     Yahudilerse, Rusya'da serbest kalan ırkdaşlarının İsrail'e gelmek yerine Amerika'ya kaçıp gitmelerini önleyememenin neticesinde, Filistinlilere bu maksadla vermiş oldukları “muhtariyeti” i bile geri almayı düşünüyorlardı. Bu durumda Amerika'nın Ortadoğu'ya bakış ve düşüncesi ile, İsrail'in menfaatleri çatışmaya başladı.

     İsrailliler, Rusya'dan gelecek ırkdaşları için pek çok hazırlık yapmışlardı. Bir İngiliz Yahudisi olan Maxvell, bu ülkedeki takrîben 4.000 civarındaki şirketinin personeline aid 220 milyar sterlin tutarındaki sigorta primlerini İsrail'e kaçırmıştı. İngiliz entelijansı, O'nu Roma'da tâtildeyken bir motorda öldürmüş ve İsrailliler cenâzesini Kudüs'e taşıyarak, devlet merâsimi ile defnetmişlerdi. Mezarının başında, Onu İsrail'de en büyük yatırımı gerçekleştirmiş, millî bir kahraman îlân etmişlerdi. Maxvell 'in bu müthiş serveti, Şeria Nehri boyunca Rusya'dan gelecek yeni Yahudiler için ikametgâhlar yapımına harcanmıştı. Şimdi bu kadar yatırım boşa gidiyordu. Üstelik Nil'den Fırat'a kadar imtidâd eden arâziyi millî vatan yapmaya kararlı olan Yahudiler'in bağrında bir “Filistin Devleti” doğmuş olacaktı. Hem de Kudüs üzerinde söz sahibi olmak üzere... Bunu da bugüne kadar en büyük desteği gördükleri Amerika istiyordu. Bu olacak şey değildi.

     Bir Yahudi kızı olan Monica'nın Clinton'a musallat edilerek Onu siyâset arenasında kepâze edip istifâya zorlamak tertibi, bu Amerikan düşüncesine bir cevap olmak üzere zuhûr etmişti. Ancak Clinton pişkinliğe vurmuş; televizyonlarda, meclis huzûrunda, vesâir yerlerde kâh ağlamış, kâh gülmüş ve bu bâdireyi atlatarak devrini tamamlayabilmişti.

D- 11 EYLÜL DARBESİ BİR YAHUDİ ESERİ Mİ?

     Amerika'daki son seçimlerde Demokrat Parti de, Cumhuriyetçi Parti de Yahudi desteğinin taksîme uğraması sebebiyle başa baş güreşmiş ve cüz'î bir farkla kazanan Bush da eskilerin tabiriyle “akıl için tarik birdir” fehvâsınca, kendini Clinton 'ın yolundan gitmeye mecbur hissetmişti. O da çözümü, Filistin'in hududları sâbit bir devlet haline getirilmesinde görünce, Yahudilerin buna cevabı, “11 Eylül Darbesi” olmuştur.

     Evet, 11 Eylül 2001 darbesini Amerika'ya vuran, beynelmilel Yahudi gücüdür. Bunun burada red ve cerhi imkânsız sâdece iki delilini zikredelim:

     1) İkiz kulelerde ötedenberi 4.000 Yahudi çalışmaktaydı. O gün Cumartesi değildi ki, hepsinin de Havra'ya gittiğini söyleyebilmek mümkün olsun. O gün Salı'ydı. Bunlardan hiçbirinin ölmemiş olması tesâdüfle açıklanabilecek bir şey midir?

     2) 11 Eylül 2001'de İsrail Başbakanı Amerika'da olacaktı. Aylar öncesinden tâyin edilmiş çeşitli randevuları ve resmî görüşmeleri vardı. Fakat hâdiseden bir gün evvel ânî bir kararla seyahatini iptal etmiştir. Ne dersiniz, acaba İsrail başbakanı, Yahudiler arasında pek yaygın olan büyücülükte mâhir bir kimse midir?!.

     Buna, takdîrî bir delil daha ekleyebiliriz. O da şudur: Pentagon gibi Amerikan'ın ve hatta Dünya'nın en iyi korunan bir müessesesini böylesine tahrip etmek, Amerikan idâre ve siyâsetinin kılcal damarlarına kadar sızmış bulunan Yahudi'den başkasının becerebileceği bir iş midir?

Q33NY= Q33NY

     11 Eylül Darbesi'nin yahudiler tarafından yapıldığını ispat öden bir internet yayını, baştaki rakam kulelere çarpan uçağın uçuş kodudur.

     Bu gerçekleri, bugün Amerikan idârecileri -hiç şüphesiz- kâmilen bilmektedirler. Lâkin bunu bildiklerini izhâr ve ifşâ edemezler. Aksi halde çok büyük bir bedel öderler. Bu, bir zaman işidir. Bugün İsrail'le Amerika arasında -tıpkı bizimle olduğu gibi- “bir soğuk harp” başlamıştır. (3) Bunun sıcak bir şekle inkılâbı da gecikmeyecektir. Kanaatimizce, Amerika yakın bir zamanda İsrail'in yörüngesinden çıkacak ve bu durum onun Ortadoğu ve Dünya'ya bakışında büyük bir değişiklik husûle getirecektir. Bundan, başta Türkiye olmak üzere Âlem-i İslâm'ın pek büyük faydalar sağlayacağından şüphe edilemez.

     Diğer taraftan İsrail de -becerebilirse- Amerika'yı üçe, beşe bölmeye çalışacak ve Onu Dünyaya hâkim süper bir güç olma mevkiinden uzaklaştıracaklardır. Onlar bir patronsuz duramazlar. Çünkü insanlığa karşı işledikleri cinâyetleri başka birine fatura etmek, târihî bir gelenekleridir. Bu patron, yakın gelecekte muhtemelen Çin olacaktır.

E- UYANAN DEV: ÇİN

     Çin'in Dünyâ'nın gelecekteki siyâsetinde en nâfiz bir güç olacağı görüşünün bütün teferruâtı ile burada saded dışıdır. Bununla beraber, bu hususta çok kısa bir izâhâtı gerekli görüyoruz:

     Çin'in bu gün 1.6 milyar olan nüfûsunun, en az üçyüz milyonu kayıtdışıdır. Bunlar ailelerin ikinci çocuklarıdır. Çünkü âilelerin birden fazla çocuk yapmaları kânûnen yasaktır. Böyle olunca her türlü hak ve hukûktan mahrûm olan bu 300 milyon insan, gündelik haşlanmış bir avuç pirinç mukâbilinde, bütün gün çalışmaya mecburdurlar. Bu Dünya'da en ucuz bir “emek” demektir. Daha şimdiden makineden ziyâde, el emeğine dayanan istihsâl sahalarında Çin, Dünya'yı dize getirmiş bulunmaktadır. Mesela, Türk ve İran halıları, Çin'de aynı kalitede ve fakat fiyat bakımından dörtte bir, beşte bir fiyatına üretilmekte ve bütün Dünya'ya satılmaktadır. Şu anda Dünya piyasalarına İran veya Türkiye'nin halı satma şansı kalmamıştır. Çin'in el emeğine dayanan ma'müllerdeki bu korkunç dampingi halıya münhasır da değildir.

     Buna ilâveten Çin'in, bugün, Amerikan Üniversiteleri'nde okumakta olan 5 milyon gencinin bulunduğunu düşünmek, bu ülkenin yakın bir gelecekte ekonomik bir güç olarak ne duruma geleceğini anlamak için kâfîdir sanırız.

     Çin, tarihte bizim ilk ve en ehemmiyetli komşumuzdur. Bugün de Türk Âlemi'nin en büyük bir parçası olan Doğu Türkistan'ı “Sinkiyank” (Yeni Hayat Ülkesi) adıyla esâreti altında inim inim inletmektedir. Böyle olduğu halde Türkiye'nin siyâseten Çin'e ve burada vâkî olmakta bulunan gelişmeye ilgisiz kalması şâyân-ı teessüftür. Halbuki Osmanlı Devleti ömrünü tamamlamasına az bir zaman kalmışken, Çin'le büyük ölçüde ilgilenmiş ve Sultan Abdülhamid merhum, hilâfet siyâsetinin parlak bir zaferini bu alaka sayesinde temin etmişti. Şöyle ki; 1900 yılında Çin'de ortaya çıkan milliyetçilik hareketi, “Boxer” isyanı adıyla bilinen bir başkaldırma ile Batılı diplomatları büyük bir tedhîşe muhatab kılmıştı. İlk olarak cadde ortasında Alman Büyükelçisi Kettler 'in öldürülmesi üzerine II. Wilhelm, Sultan Abdülhamid Han 'dan yardım talep etmişti. Bu talebi, Çin'e müdâhale etmek için mükemmel bir bahâne olarak kullanan Sultan Abdülhamid, oraya bir heyet göndererek sükûnet telkininde bulunmuştu. Zira Çin'in o günkü beşyüz milyonluk nüfûsu içinde takrîben elli milyon Çin asıllı müslüman vardı. (4) Bunlar câmilerinde Cuma hutbelerinde Sultan Abdülhamid 'in “halife” sıfatıyla adını zikrediyor ve ona duâ ediyorlardı. Abdülhamid 'in Mirlivâ Enver Paşa riyâsetinde gönderdiği bu heyet, Çin'e ulaştığında isyan yatışmış olmakla beraber her tarafta onun sükûnet telkin eden fermanı Çince olarak duvarlara asılmış ve Abdülhamid bu müdâhale sonunda Pekin'de komünist ihtilâline kadar devam etmiş bulunan “Pekin Hamidiye İslam Üniversitesi ” adıyla bir müessese kurmuştur.

     Daha sonra 1904 yılında Japon-Rus harbi vesîlesiyle de Türkiye, Uzakdoğu'yla alâka kurmuş ve Japonlar'ın Rusları mağlub edip okyanusa açılan bütün gemilerini batırmış olmasından büyük bir memnûniyet duymuştu. Bugün bize ne oluyor ki, uyanan bu devi alâkasız nazarlarla takip etmekten nefsimizi müstağnî addediyoruz. Sadece Doğu Türkistan'da cârî olan Çin zulmü bile türk ve müslüman olarak Çin'i hassâsiyetle takip etmemizi gerektirmez mi? Kaldı ki, buna ilâveten yeni ve müdhiş bir sebeb zuhûr etmiş bulunmaktadır:

     Yahudiler beynelmilel arenada icrâ edegeldikleri ifsad ve ihânetleri daima bir süper gücün arkasına saklanarak onun desteği vasıtasıyla yapmışlardır. 19. asır boyunca İngilizler'i ve 20. asırda Amerika'yı kullanan yahudiler, 21. asırda Çin'le birlikte hareket etmeye hazırlanmaktadırlar. Bu demektir ki, Çin yahudi desteğini de arkasına alarak bu asra damgasını vuracak bir “süper güç” olacaktır. Amerika ise orada yahudilerin çıkaracağı bir fitne sebebiyle eyâletler arası kavgaya sürüklenecek, binnetice üçe-beşe bölünecektir. Süper güç olmaya hazırlanan AB ise sıkı bir sûrette yahudi takibine mâruzdur ve azamî onbeş-yirmi sene sonra çatırdayıp parçalanmaya mahkûmdur.

     Daha şimdiden yahudi sermayesi Amerika'dan Çin'e intikal etmeye başlamıştır. Bu intikal kemâle erince Dünya yeni bir şekil alacaktır. Nevi şahsına münhasır bir tarih mirasına mâlik olan Türkiye'den başka Dünya'da hiçbir milletin bu gelişmeye mukâbil bir süper güç olma vasfıyla karşı koyma şansı yoktur. Zira Türkiye için arzettiğimiz:

     a- Âlemşümûl mefkûrenin geri gelişi,

     b- Stratejik imkânları hâiz bir ülke

     c- Nüfus gibi faktörler İslâm Dünyası'nda da hatır ve hafsalaya sığmaz bir gelişme kaydetmiş durumdadır. Yahudi siyâsî emellerine bağlı olarak İngilizler vâsıtasıyla bu âlemde gerçekleştirilmiş olan parçalanma ve bundan doğan zaaf Türkiye'nin İslâm'a meyletmesiyle kolayca aşılacak ve “başsızlık belâsı” nın bütün menfî neticeleri bertaraf olacaktır. Bu kaderin bir hükmüdür ki, biraz aşağıda fiilî delilleriyle izah olunmuşutr.

     Diğer taraftan Çin'in hemen yanıbaşındaki Hindistan da 1 milyarlık nüfusuyla (5) Dünya ekonomik hayatı için ciddî bir tehlike arz etmektedir. Üstelik bu ülke sanayini de kurup, tamamlamıştır.

     Amerika'nın Afganistan'a yerleşmek husûsundaki kararlılığının derûnî sebeplerini kavrayabilmek için, Çin ve onunla birlikte Hindistan'ın vâd ettiği geleceğe dikkat etmek lâzımdır.

     Amerika, gerek Çin'in, gerekse Hindistan'ın nüfûsunu yakın bir gelecekte “mikrop harbi” yle azaltma plânı peşindedir. Çin'i bir milyarın Hindistan'ı ise beş yüz milyonun altına indirilecek tedbir “şarbon mikrobu” hâdisedinde sâbit olduğu üzere miktrop üretimiyle gerçekleşcektir İnsan üzerinde öldürücü bir tesiri olan şarbon mikrobunu Amerikalılar'ın neden üretip depoladıklarını başka türlü izah mümkün değildir. Onun Afganistan'ı bir üs olarak seçmesi bu maksada bağlıdır. Batılılar, aynen yahudilerde olduğu gibi kendilerinden olmayanları acımak ve onları insan yerine koymak temâyülü nice zaman dan beri mefkuttur. Vaktâki Amerikan yerlisi kızılderililere tatbik ettikleri îtisaf (yok etme) ile bu iddiâmız sâbit ve gerçektir.

     Siyonizmin, masonluğu da kullanarak bu kadar büyük bir nüfûsu yönlendirebileceğini kolay kolay söylemek mümkün değildir. Bununla beraber onlar bu şansı, -aynen Japonya misalinde olduğu gibi- denemekten geri kalmayacaklardır. Şimdiden görünen odur ki, Siyonistler geçen asırda nasıl İngiltere'den Amerika'ya intikal ettilerse de bu defa da benzer bir mecburiyetle karşı karşıya geleceklerdir. Zira Amerika'daki şans ve nüfûzlarını -umûmî efkâr baskısıyla- kaybetmeye başlayacakları muhakkaktır. Bunun sebebi şudur:

     Yıllardan beri Ortadoğu'da siyonizmin oynamakta olduğu meş'ûm rol, Onun nâfiz olduğu propaganda vasıtalarıyla setredilmekte ve İsrail, aslında bir kurt olduğu halde kuzu postuna büründürülmekteydi. Lâkin bugün televizyonun yaygınlaşması sebebiyle, İsrail zulümleri, her Allah'ın günü bütün Dünya halkınca canlı ve müşahhas bir sûrette seyredilmekte ve zihinlerde yerleşmektedir. İsrail propagandası ise bu zulümleri setretmek veya ters yüz etmek husûsunda ilk defa kifâyetsiz kalmış bulunmaktadır.

     Bilhassa Amerika'da gelecek ilk seçimde adaylar, son seçimdekinin aksine olarak Yahudi desteği aramayacaklardır. Aksine umûmî efkârın gönlünü kazanmak için yaygın ve cesur bir şekilde -muhtemelen- Yahudilerin ve Siyonist emellerin aleyhlerinde konuşacaklardır. Bundan şikâyet edenlere verilecek cevap daha şimdiden hazırdır:

     “-Böyle yapmasam, seçim kazanma şansım yoktur!”

     Bu, karısı sabataist, kendisi de 30 yıllık siyâsetiyle mâlum bir şahsiyet olan Ecevit'e bile Filistin'deki son hadiseler için “soykırım” dedirten bir mecbûriyettir. Şimdilik, kendisi için şeref teşkil etmeyecek bir sûrette geriye adım atmış olsa bile, onu aklen ve vicdânen bu sözleri söylemeye icbâr eden umûmî efkâr baskısıdır ki, yakın bir gelecekte bunu her ülkede, her siyasî lider kabullenmeye mecbur kalacaktır. Dünya umûm-ı efkârını yüzyıllardan beri aldatagelen Siyonizmin îcâdı olan son katliâmlar -kaç mâsum müslümanın hayatına mâl olursa olsun- İslâm'ın, Türklük'ün ve bütün insanlığın gözlerini açmak bakımından kâr hanesi, zarar hanesine kat kat fâik olan bir keyfiyettir. Daha şimdiden Siyonizm propagandası, bu hadiseler sebebiyle tarihte ilk defa olarak âciz kalmış ve iflâs etmiştir.

II- TÜRKİYE VE İSLÂM ÂLEMİNİN GELECEĞİ

     Burada çok kısa bir sûrette tahlîl etmeye çalıştığımız bu gerçekler ve onların Dünya'nın geleceğine te'siri uzun uzadıya anlatılması gereken ehemmiyetli bir meseledir. Burada “Türkiye, İslâm Âlemi ve Siyonizm'in geleceği” ne dâir birkaç husûsu kısaca arz etmek istiyorum

     Gitgide dehhâmeleşen Siyonizm zulüm ve istismârının, tarihte bir çok ülkede ve pek çok kereler müşâhede edilegelmiş olduğu sûrette, ciddî aksülamellerle karşılaşması mukadderdir. Üstelik bu defa bu aksülameller Araplara mahsus ve “millî” vasfında değil, âlemşümûl bir karakterde zuhûra gelecektir. Dünyanın globalleşmesi, siyonizme hep fayda sağlayacak değil ya!..

     Diğer taraftan İsrail'in Kudüs gibi, üç dine âid bir mukaddes toprak üzerindeki ısrarlı iddiası Müslümanlar kadar, Hıristiyanların da bu hususta hareketlenmesine sebep olacaktır. Daha şimdiden, İsrail'in -itibar olarak- dönüşe geçmiş olduğunu söyleyebiliriz. Zira O, bütün insanlığa karşı -adetâ- müşahhas bir husûmet ve nefret hedefi hâline gelmiş bulunmaktadır.

     Türkiye ise, aksine yeniden büyük bir şahlanışın arefesindedir. Bu görüşü haklı kılan esbâb-ı mûcibe ve onun fiiliyâttaki tezâhürlerini anlatmadan önce İsrail, Türkiye ve İslâm Âlemi'nin geleceğine dair düşünceleri iki ayrı perspektiften inceleyelim:

     a- “Hıttîn Korkusu” Perspektifinden

     b- Kader Perspektifinden

A- “HITTÎN” KORKUSU VE BUNUN ÂMİL OLDUĞU PLÂN

     Ortadoğu coğrafyasına yabancı bir unsur olarak yahudilerden önce hristiyan Batılılar gelip yerleşmişlerdi. Onların âkıbeti yahudilerin tarih boyunca kulaklarına küpe olmuş ve onlar gibi yok edilmek korkusuyla kendilerini dâimâ bıçak sırtında hissetmişlerdir.

     Gerçekten Haçlılar, 1095 yılında tertipledikleri bir seferle 1099'da Kudüs'ü zabtedip büyük bir katliâm yaparak buraya yerleşmişlerdi. Kısa zamanda Antakya'ya kadar uzanan bir “Haçlı Krallığı” kurmuşlardı. Fakat İslâm Âlemi'nin o zamanki dağınıklığından istifâde ederek gerçekleştirdikleri bu zafer uzun sürmemiştir. 1187 yılında “Taberiye Gölü” yakınındaki “Hıttîn” adlı tepenin eteklerinde Selahaddin-i Eyyubî tarafından müdhiş bir bozguna uğratılmış, çoğu susuzluktan helâk olmuştur. Haçlıların bu mağlubiyeti üzerine 2 Ekim 1187'de Kudüs'e giren Selahaddin-i Eyyubî insanlık tarihinde misal teşkil edecek dehşetli bir adâletle Kudüs halkının yaralarını sarmış ve bu kadîm İslâm diyarını yeniden müslümanlara kazandırmıştır. O gece Miraç kandilinin yıldönümüydü. Selahaddin Eyyubî bu vesîleyle afv-ı umûmî ilân etmişse de kılıç artığı Haçlılar, bu eşsiz merhameti bir taktik eseri zannederek kaçıp Akra kalesine sığınmışlardı. Bu kale ve civarında bir müddet daha mukâvemete devam etmişlerse de meşhur Memlük Emîri Sultan Halil tarafından 1291'de kılıçtan geçirilip denize dökülmüşlerdir. Bu topyekûn yok edilme Roma İmparatoru Titus 'un zaferine benzemiyordu. O Mabed-i Süleyman'ı yıkmıştı, fakat yahudileri kılıçtan geçirip yok etmiş değildi. Ancak müslümanların bu zaferiyle o coğrafî bölgeye hâriçten dâhil olmuş hıristiyan unsur tamamen yok edilip ortadan kaldırılmıştır. Şimdi şu kadar asır sonra yahudiler de aynı coğrafyaya yabancı bir unsur olarak hulûl edip devlet kurmuşlardır. Ancak vaktiyle hıristiyanların yaşadığı mâcerâ dolayısıyla “Hıttîn, yani yok edilme korkusu” her yahudinin şuuraltında derin izler bırakmıştır. Bunun için yahudiler aynı âkıbete uğramamak için sırf Ortadoğu milletleri, hâssaten araplara karşı çeşitli plânlar yapıp geliştirmişlerdir. İsrail Devleti'nin bekasını temin maksadına bağlı olan bu plânlar her ne kadar gizli tutulmakta ise de bunlardan zaman zaman bazı sızıntılar ve bu bâbda bazı bilgiler Dünyâ umûmî efkârının ıttılâına mâruz kalmaktan kurtulamamıştır. Gerçekten İsrail Dışişlerinde vazifeli Oded Yinon 'un 1982 yılında Dünya Siyonist Teşkilâtı'na bağlı Enformasyon Dairesi'nin ibrânice yayın organı olan “Kivunim” de yer alan bir rapor işte bu sızıntıların en dikkat çekici olanıydı. “1980'lerde İsrail İçin Strateji” adını taşıyan bu rapor, İsrail'in bütün Ortadoğuyu kendi beka stratejisi icabı olarak nasıl şekillendirmek lâzım geldiğini gözler önüne koyuyordu. Ona göre 20. asrın başlarında Ortadoğu'daki devletlerin hududları İngilizler tarafından âdetâ cetvelle çizilmiş olup tamamen sunî bir mâhiyet arzetmekteydi. Mezkûr rapora göre ne Irak'ta bir ırak milleti, ne Suriye'de bir suriye milleti, ne Ürdün'de veya Mısır'da… bir millet olmanın icâbına göre tekevvün etmiş bir siyâsî câmiâ mevcud değildir. Bunlar kâh ırk ve kâh da mezhep itibariyle kozmopolittirler. Bu bölünme İsrail'in Ortadoğu'da tutunması maksadıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen bu hususta kâmil bir netice hâsıl olmak için bir kere daha tekrarlanmalıydı. Kısacası İsrail'in etrafındaki bütün devletler ki, buna Türkiye de dâhildir- yeniden birer ikişer ve bazı ahvâlde üçer yeni parçaya ayrılmalı, Osmanlı mirasında teşekkül etmiş olan devletçikler daha da ufalanıp İsrail karşısında mukavemet gücünü büsbütün kaybetmeliydiler. 1982 tarihli bu rapora rağmen, raporun mantığı 1975'ten itibaren fiilen tatbik sahasına konulmuştur. Küçücük Lübnan bu yahudi emeline ilk olarak muhatab olmuş ve onun beş bölgeye bölünmesi planlanmıştır: Hıristiyan mMârûnî, müslüman sünnî, müslüman alevî, dürzî vs. Henüz yaraları kapanmamış bulunan Lübnan iç harbinin derûnî sebebi bu yahudi emeliydi.

     Bahsi geçen raporda komşu Suriye'nin de alevî-sünnî, kürt vesâir sûretle en az üçe bölünmesi plânlanmıştır. Bu kader aynen Irak için de mevzubahistir. O da kürt-sünnî ve alevî olarak parçalanacaktır.

     Adı geçen rapor Mısır'ın nasıl bölüneceğini anlatırken daha önce diğer arap memleketlerinde vâkî olan bölünmenin bir domino tesiri icrâ edeceği ve bunun aynen Mısır'da, Sudan'da, Libya'da, hatta Libya'nın güneyindeki Çad'da nasıl vâkî olabileceği uzun uzun anlatılmıştır.

     İsrail Devleti'nin bekası hesabına plânlanan bu parçalanmanın asıl ve ehemmiyetli mihrak noktası ve hedefi Türkiye'dir. Türkiye de kürtlerle bölünecek bu sûretle Türkiye'nin “arz-ı mev'ud” a dahil olan parçası bilâhare ve daha kolaylıkla yahudinin eline geçebilecektir. İsrail'in Kuzey Irak'taki kürt oluşumuna desteğinina asıl sâiki budur. Fakat İsrail kendisiyle hem-hudud olmayan Yemen, Sudan ve Çad gibi diğer arap memeleketlerinde dahî bölünmenin hangi usûl ve esaslara dayanarak gerçekleştirilebileceğini dakîk bir sûrette planlamış ve zikri geçen rapor üzerinde imal-i fikr eden ve onu geliştiren çeşitli raporlar ve eserler ortaya konulmuştur. (6)

     Bugün ortalıkta dolaşan “Büyük Ortadoğu Projesi” aslında yahudinin bu emelini setretmek için ortaya atılmış ve mürevvici Amerika olarak gösterilmiştir. Hiç şüphesiz bu projede Amerika'nın da takip ettiği emeller mevcuddur. Fakat temel sâik İsrail'in bekası endişesidir ki, bu durum ileride anlatılmıştır.

     Bütün bu anlatılanlar gerçekleşecek midir?!.. Bize göre hayır!.. Bunlar yahudinin kursağında kalmaya mahkûm birer hamhayaldir. Zira Kur'ânî bir hakikat olarak “Ve mekerû ve mekerallah. Vallâhu hayru'l-mâkirin” , yani “İnsanlar plân yapar, Allah'ın da bir plânı vardır. Muhakkak ki, eninde onunda Allah'ın plânı galip gelir.” Lâkin Allah'ın plânının, yani murâd-ı ilâhînin ne olduğunu bilmek biraz zordur. Bununla beraber imkânsız da değildir. Bugün Âlem-i İslâm kaç asırdır terâküm etmiş bulunan ihmalin doğurduğu istihkâkına kefâret teşkil etmek üzere bedel ödemektedir. Türkiye'deki başörtüsü zulmünden Filistin'de yarım asırdır devam eden mezâlime ve hatta bugün Irak'taki zulümlere kadar bütün olup bitenler İslam Âlemi çapında müslümanların istihkâkını tebdîle medar olacak bir kefâretten ibârettir. Bu kefâret üzerimizdeki celâlî tecellîyi cemâle inkılab ettirinceye kadar devam edeceğe benzer. Bu da uzak değildir. Zira herhangi bir müslümana sırf imanından ve bundaki ısrarında dolayı vâkî zulüm yalnız onun şahsî günahlarına değil; tekmil İslâm Âlemi'nin günahlarına kefâret teşkil eder. Zulüm ne kadar çoğalırsa müslümanların tecellî-yi ilâhîde kahırdan lutfa muhatab olmaları o kadar yakınlaşmış demektir. Şimdi de bu zikrettiğimiz delile munzam dellilerle önce Türkiye'nin, sonra da İslam Âlemi'nin murâd-ı ilâhî icabınca arzedeceği vecheyi bir nebze izah edelim.

B- KADER PERSPEKTİFİNDEN TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ

     Bütün Kâinât, bir tiyatro sahnesi gibidir. Onun içinde mevcud tekmil varlıklar da, bir senaryonun eşyası, dekoru ve kahramanları mesâbesindedir. Hepsi de kaderin me'muru ve mağlubudur. Âmil ve fâil oldukları veya mef'ul bulundukları vukuât ve şuunât (realiteler) da murâd-ı ilâhî, diğer bir tâbirle izn-i ilâhî çerçevesinde cereyan eder. Cenâb-ı Hakk'ı “müsebbibu'l-esbâb” yani sebeplerin sebebi, temel sebep bilmenin neticesi olan bu görüş, “cebriye” değildir. Zira cebriyede kul, irâde ve ihtiyâra sahip olmayan sâir mahlûkât derekesinde telâkkî olmaktadır. Halbuki zîşuur olan ins u cin, âriyet gibi iğreti de olsa cüz'î bir iradeye mâliktir. Hiç şüphesiz ilm-i küll sahibi olan Allah, bu cüz'î iradelerden ne sâdır olacağını mutlak bir sûrette bilir. Ancak, bunun ilm-i ezelî ile bilinmesi, bizi kul için bir “cebir” vâkî imiş gibi düşündürmektedir. Bunun sebebi de, insan idrakinin “zamanla mukayyed” olmasıdır. Halbuki, Allah katında zaman yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın bir şeyi olmadan evvel bilmesi, bizim olduktan sonra bilmemiz kadar kolay ve tabiîdir.

     Nasıl, bir senaryoda onu, tasavvur, tahayyül ve tasnî eden kimse tarafından tesbit edilmiş bir ana fikir ve esas gaye mevcud olursa, bu Âlem'de de böylece bir temel maksad vardır. Vukuât, O, ilâhî olan gaye çerçevesinde ezelden ebede sebep-netice münâsebeti içinde sonsuz bir cereyan ve teselsüle me'mur olarak akıp gider. Ancak, bu akış, üstün bir me'muriyeti olan ins ü cin idraki ile kavranabilen ve kavranamayan bir takım temel kanun ve kâidelere tâbî kılınmıştır. İlâhî tâyinle gerçekleşen ve hep bâkî kalan bu kaidelere, biz bazen “meşiyyet-i ilâhiye” bazen da “tabiat kanunları” der, geçeriz. Bütün varlıkların bunlara -yoluna döşenmiş raylara tâbî olmak mecburiyetindeki trenler gibi- uymak zorunda bulunduğu bedâhât derecesinde bir gerçektir.

     Eşyâ (şeyler) ve vukuâtın tanınması da bu kânun ve kâidelerin keşfi nisbetindedir. Bütün ilmî faaliyetler ise, bu keşfin hududlarını genişletmeye çalışmaktan ibârettir.

     Şu temel görüş çerçevesinden bakıldığında, sayısız vukuât ve şuunâtın hay-huyu arkasında ilâhî tâyinle mevcud ve cârî, bütün âleme şâmil ve hâkim bir takım kânun ve kâidelerin mevcud olduğu görülür. Bunlardan biri de “ebedî zıtlık” ve bunlar arasındaki galebenin münâvebesi, yani daimî bir tahavvülât ve tebeddülâttır. İlâhî tecellî de bazen “celâl” ve bazen de “cemâl” e revaç vererek, bu mütemâdî değişikliğin asıl sebebini teşkil eder. Bundan dolayı, bu Âlem'de “bek┠yalnız ve ancak Allah'a mahsustur.

     Fizîkî ve tabiî hadiselerde olduğu kadar, sosyal ve beşerî faaliyetlerde de aynen vâkî olan şu keyfiyet, lâyıkı ile kavrandığı zaman, vukuâtın hikmetine nüfûz edebilir ve binnetice bir çok gereksiz telâş ve endişelerden kurtulmak imkânı doğar. Zira bu takdirde değişme seyrinin “celâl” den “cemâl” e mi, yoksa “cemâl” den “celâl” e mi olduğu kavranır. Murâd-ı ilâhî berraklaşır. Allah'ın takdirinin gerçekleşmesine hiçbir mahlûkun güç yetirebilmesi mümkün olmadığına göre, buna sa'y etmenin hacâlet ve sefaletine düşülmez. Sabır ve tevekkülün kemâline ulaşılır. Tecellî nöbeti “cemâl” de ise şükrün, “celâl” de ise sabrın bereket ve huzûruna nâil olunur.

     Bununla birlikte şu gerçeğe de işaret edilmelidir ki, vukuâtın asıl sebebi olan murâd-ı ilâhî, bir tek vak'a veya vukuât zincirinin tek bir kesidinin müşâhedesi ile kavranamaz. Belli bir zaman parçası içerisindeki gelişme seyri takip ve tahlil edilmelidir. Zira, her türlü tahavvülât ve tebeddülâtta bir tedrîc kânunu cârîdir. Bu keyfiyet zelzele gibi ânî oluşlarda bile onların hazırlık safhasında yine bâkî ve cârîdir. Diğer taraftan bazen bir tecellînin zâhiri ile bâtını arasında fark da olabilir. Zâhiri “kahır” , bâtını “lütuf” veya bunun aksi olan hâdise ve oluşlar da az değildir. Bunları da zaman çözer!.. Bir eriğe, bir de cevize bakınız!.. Birinin kabuğu taş gibi sert, içi lezzetli meyvedir. Erikte ise bunun tam tersidir. Gündüzden geceye geçişte, karanlıkların âniden Dünya'mızı istilâ edemeyip tedrîcen ve perde perde gerçekleşmesi, bu Âlemdeki bütün tahavvülât ve tebeddülâta hâkim bir meşiyyet-i ilâhiyedir. Sabahleyin şafak sökmesi de öyle değil mi?!..

     Bir de şu var ki, bu Âlem'in bir “dâr-ı imtihan” olmasını dileyen Cenâb-ı Hakk'ın asıl sebep olan zâtî irâde ve ihtiyârı -pek az istisnâ ile- mestur ve meknuzdur. Her şey zâhirde mahlûka kâbil-i izâfe bir takım esbâb ile gerçekleşir. Bunu bilen âkil ve ârifler, vukuâta röntgen gibi derinlere işleyen, ve böylece meknûz ve mestur olanı görebilen bir nazarla bakarlar.

     Bu temel İslâmî gerçeklerin ışığında Türkiye'nin kısaca, önce geçmişine, sonra da geleceğine bir nazar atfedelim.

1- Geçmişe Bakış:

     Türk Milleti'nin İslâm'dan önceki eski asırlarda fârik ve mümeyyiz vasfı harb, darb, cenk, cidâl, kavga ve cihangirliktir. Dünya'da en eski ve en büyük beşerî eser olan “Çin Seddi” bu gerçeğin fiilî bir şâhididir. Bu gün o geçmiş uzun asırların vukuâtına baktığımız zaman, bunun ilâhî bir tanzimle müthiş bir hazırlık, -tâbir câizse- antreman olduğunu görebiliriz. İçinde olsak bunu kavrayamazdık. Zira nefsânî gibi görünen o eski harb-darb faâliyeti sonraki “İslâm Müdâfîliği” için bir liyâkât kazanma safhası olmuştur. Bu artık bellidir. Tıpkı Arapların, İslâm'dan asırlarca evvel başlayan talâkât, belâgat ve edebiyat merak ve hevesleri ile Arapça'yı geliştirerek O'nu ilâhî irâdeyi istiâb edebilecek bir kemâle ulaştırmaları gibi... O eski Araplar da şiir yarışlarında nefes tüketirken, kaderin hesabından habersizdiler. Bu gerçekle, daha küçük çapta da olsa, kendi hayatında karşılaşmamış bir fert tasavvur olunamaz!..

     Lütfu setredip saklayan kahra veya celâl içindeki cemâl tecelliye tarihten bir misal verelim:

     Mâhud “Moğol İstilâsı” İslâm Âlemi'nin yakılıp yıkılmasına, medenî mâmûrelerin harabeye çevrilmesine sebep olan dehşetli bir kahır tecellisi idi. Zulüm denince ilk akla gelen isimlerden biri olan Hulâgû tarihlerin rivâyetine nazaran, Hilâfet merkezi Bağdat'ta dînî ve ilmî eserleri kerpiç gibi kullanarak kendisine bir saray yaptırmıştı. Ancak bu müthiş kahır ve zulüm istilâsı, önüne katıp sürüklediği “Müslüman Türk” kitleleriyle Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması gibi mes'ud bir neticeye de âmil olmuştur. Böylece, zaafa uğramış İslâm Dünyası'na bir “tâze kan” olarak Türk unsurunun katılmasını sağlamıştır.

     Osmanlı Devleti'ni kurmuş olan “Kayı Han Aşireti” de bu sûretle Türkistan'ın “Mahan Bölgesi” nden çıkarak Batı'ya yönelmişti. İlk istikâmetleri an'anevî göç hedefi Cezîretü'l-Arab idi. Bu maksadla Sûriye'ye geçerlerken reisleri Süleyman Şah, Fırat Nehri'nde akıntıya kapıldı. Ayağının atın özengisine takılması yüzünden kurtulamayarak şehid oldu. Aşîret mâteme gark oldu. Süleyman Şah 'ı Câber'de toprağa verdikten sonra, istikâmetlerinin uğursuzluğuna hükmederek geri dönüp Ahlat'a geldiler. Eğer Sûriye'ye gitselerdi, daha önceki bir çok Türk aşîreti gibi orada kaybolup gidecekleri muhakkaktı. Kiminle mücadele edip de yükseleceklerdi. Etraf hep müslümandı. Ama Ahlat'ta kendisine mürâcaat ettikleri Selçuklu Sultanı onlara yerleşmeleri için Söğüt ve Domaniç 'i göstermişti. İhtimal buna da canları sıkılmıştı. Zira sürüleriyle bütün bir aşîret takriben bin kilometre bir mesâfeyi kat'etmek mecburiyetinde kalmıştı. Halbuki, önü küffâr olan bu mıntıkada onların cihad gayret ve kâbiliyetlerine -sevk-i kaderle- engin bir saha açılmış oluyordu. Bu kahrın içine saklanmış bir lütuftu. Meknuz ve mestur bir murâd-ı ilâhî idi.

     Diğer taraftan Söğüt'e yerleşen Kayı Han Aşireti'nde arka arkaya on lider ( Osman Gazi 'den Kânûnî 'ye kadar) dehâ üstü birer şahsiyet olarak tarih sahnesinde mes'ud ve muhteşem rollerini oynamışlardır. İnsanlar evlâdlarının karakter ve kâbiliyetlerini te'min husûsunda bir imkân sahibi değillerdir. Âlimden zâlim doğduğu az görülmüş bir vak'a değildir. Demek ki, kader onları yükseltmeyi murâd edince, her cihetle kendilerine yâr ve yâver olmuştur. Kader yâr ve yâver olunca, bir meziyet bin meziyet kadar randıman sağlarken, bin kusur, belki bir kusur kadar rol oynayabilir. Tıpkı akıntı istikâmetinde yol alan bir kayık gibi... Bir kürek çekmekle, akıntının sür'atine bağlı olarak icabında on kürek çekmiş kadar mesafe kat'edersin. Fakat gidişin akıntıya ters ise, netice bunun aksi olur. İşte beşerî irâdelerin, kadere tevâfukunda böyle müthiş bir bereket mevcuddur. Osmanlı'nın yükseliş hengâmında O'nu ihâta eden hâricî şartların zâtî irâde ve imkânlarından fazla rol oynadığı tarihin sayısız şehadeti ile sâbittir.

     Yükselişte olduğu gibi çöküşte de bu kadere ve daha emin bir tâbirle murâd-ı ilâhîye paralel veya ters düşmenin müsbet ve menfî tezâhürleri için söylenecek söz ve verilecek misâl sonsuzdur. Biz burada bu kadarla iktifâ ederek, biraz da geleceğimize atf-ı nazar etmek istiyoruz.

2- Geleceğe Bakış

     Bir devlet, üç esas ile büyük ve âlemşümûl bir karakter kazanabilir.

     •  Âlemşümûl bir mefkûre

     •  Geniş ve stratejik imkânları hâiz bir ülke

     •  Kemiyet kadar keyfiyeti de olan büyük bir nüfus

     Târihte âlemşümul bir devlet (süper güç) olabilmiş bulunan her topluluk bu üç rüknün, üçüne de mutlaka sahip olagelmiştir. Biz de öyle idik. Bunların hepsini de iç ve dış düşmanların âhengli mesâileri sonunda kaybederek bugünkü mefkûresiz Türkiye hâline getirildik. Burada şu küçülüşün sebepleri veya gerçekleşmesine dâir hiçbir tafsîlâta girişecek değiliz. Bu, olmuş bitmiş bir vâkıadır. Çok değil, bir insan ömrü kadar, yani yetmiş-seksen sene evvel vatanımız onüçmilyon kilometre kare idi. Bugün sekizyüz bin bile değildir. Küçülüşün her mes'eledeki tecellîsi de bu ölçüdedir. Ancak gidiş nereyedir?!.. Mühim olan hâl değil, istikbâldir!!.. Onu tayin edecek husus da zaman ve vukuâtın seyrine hâkim olan murâd-ı ilâhînin vasfıdır. Acaba vukuât, celâlin mi, yoksa cemâlin mi galebesi istikâmetinde bir seyir takip etmektedir?! İşte bu muammâyı çözmek için yine belli bir zaman parçası içindeki gelişmenin tahlili îcâb etmektedir. Zira murâd-ı ilâhînin keşfi, ancak bu sûretle mümkün olabilmektedir.

     Bazılarına göre manzara karanlıktır. Mehdi -aleyhisselam- gele ki, işler düzele!... Biz böyle düşünmüyoruz. Bilâkis, İslâm Tarihinin en parlak devrinin önümüzde olduğuna kânîiz. Hele biraz durun bakalım, “Batı Roma'nın Fethi” bize sahih bir hadîs-i şerif ile müjdelenmiş değil midir? Hâmile bir kadının ağrıları, vaz'-ı hamletmeden az önce hadd-i a'zamîye ulaşmaz mı? Gecenin karanlığı en yüksek dereceye ulaştıktan sonra dönüş başlayıp perde perde şafak sökmez mi?! Her kemâli bir zevâl, her zevâli bir kemâlin takip etmesi bu âlemin temel kanunlarından biri değil mi? O halde, sizi bedbinleştiren, menfîliklerin kemâle ermiş, zevâl vaktinin gelmiş olmasıdır. Sevinsenize!..

     Bu değerlendirmeyi biraz da kısaca ictimâî vukuât üzerinde tahlil edelim.

     İslâm'dan inhirâfın tarihi epeyce eskidir. Ancak su yüzüne çıkışı ve resmî bir görünüş arz etmesi 1839 “Tanzimat Fermânı”yladır. Bu menfî gelişme bilâhare kemâle ermiş (1924) ve bu da 1945 yılında çok partili hayata geçişle dönüş safhasına intikal etmiştir. Dünya siyâsî hâdiselerinin zorlamasıyla başlamış olan bu yeni devrin bâriz husûsiyeti gittikçe hızlanan bir tempo ile mü'minlerin toparlanmakta bulunmasıdır. Bunda dost-düşman herkes müttefiktir. Peki ama, bu gelişme, Türkiye'nin kendi benliğine dönmesini ve mevcud menfîliklerin altından kalkabilmesini te'min edecek bir kifâyette midir? Bunu anlayabilmek için, şu gelişmenin -yukarıda zikri geçen- üç esasa aks edişini bir nebze inceleyelim.

a) Âlemşümûl Mefkûrenin Geri Gelişi

     Bizim için büyük devlet olmanın birinci şartı olan mefkûre; tabiî olarak İslâm 'dır. Çünkü O'nun bizi -her şeye rağmen- yok edilememiş bir alt yapısı mevcud olduğu gibi, zâtî muhtevâsının da matlub neticeyi hâsıl etmeye kifâyeti târihî vukuât ile sâbittir. Ancak O'nun ülkemizde son elli yıl içinde arz ettiği diriliş ve canlanış sür'ati, beşerî irâde ve gayretlerle izah edilemeyecek bir derecededir. Bu da bizim gibi zayıf mü'minlerin mesâilerinin kadere tevâfukundan doğan bir berekettir. Gerçekten, kaderin, -akıntı istikâmetinde ilerleyen kayık misâlinde olduğu gibi- yâr ve yâver olmasından gayri bir sebeple izah edilemeyecek olan şu keyfiyet için size bir mukâyese arz etmek istiyoruz. Tek aşına bu misalin iddiamızı isbata yettiğini ibretle göreceksiniz.

     1920 yılında İstanbul düşman işgali altına düşmüştü. İşgal kuvvetleri kumandanlarından biri de Fransız Generali Franse D'Espere idi. Bu zât Fâtih Hazretleri 'ni taklîden İstanbul'da beyaz bir at ile dolaşmak hevesine kapılmıştı. Lakin bunu nerede yapmalıydı ki, ahâli O'nu alkışlasın!.. Levanten muhiti olan Beyoğlu'nu seçti. Tünelbaşı'nda beyaz bir ata binerek Taksim girişindeki Fransız Konsoloshânesi'ne kadar yürüdü. Beyoğlu esnafı o zaman ekseriyetle rumdu. Rum esnaf, Yunan bayrakları ile donatılmış Beyoğlu'nda Franse D'Espere 'yi:

     “-Zito Venizelos !..” diye bağırarak alkışladı.

     Venizelos , o günkü Yunan Başbakanı idi. Bu da “Yaşasın Venizelos!” demekti. Bu durumdan müteessir olan bir Müslüman matbaaya koşup bir İstanbul haritası bastırdı. Bunun üzerinde, mevcud câmileri küçücük sembollerle göstererek bunlara sıra numarası verdi. Altına cetvel halinde bu numaraları sıralayarak karşılarına câmilerin adlarını yazdı. Bu sûretle numaralanmış İstanbul Câmileri bu haritada dokuz yüz otuz küsurdur. Yani bin bile değil!.. Unutmuş olabileceği birkaç küçük câmi ile bu rakamı bin kabul edebiliriz. Haritanın üzerine yazdı ki,

     “-Bu şehir kimindir?”

     Altında bu soruya yine kendisi cevap verdi.

     “-Bu eserler kiminse, bu şehir onundur!..”

     Bununla bu şehri biz vatan yaptık, O'nu millî ve dînî eserlerle bezedik, demek istiyordu. Gizlice bunu, Franse D'Espere ve Rum şarlatanlarını protesto makamında apartman kapılarından içeriye attırdı.

     1920 'de bizim İstanbul'daki ikaametimiz 467 sene likti. Bu zaman zarfında, O imanlı insanların fevkalâde gayreti ve cihad serveti ile İstanbul'da inşa ettikleri câmî takriben bin (biraz daha az bile!) imiş. Halbuki 1950'den günümüze kadar şu beğenmediğimiz zayıf müslümanların inşa ettiği câmi adedi iki bin beş yüz dür!.. Zaman 467 yılın onda biri kadar bile değil!.. Onda bir kabul etsek, Osmanlılar'dan 1920'de 25.000 câmî mevcud olması gerekirdi ki, arada bir denge olsun!.. Halbuki bin câmî varmış. Demek ki, bizim mesâimize Cenâb-ı Hakk ecdaddan en az yirmi beş kat daha fazla bereket ihsan ediyor. Buna İmam-Hatip Liseleri ve Kur'ân-ı Kerîm dershanelerini ekleyerek düşünün! Nasıl, kader bize yâr ve yâver değil mi imiş?!... Sevk-i kaderle, akıntı bizim kayığın seyri istikâmetinde değil mi imiş!...

     Sakın bu netîceyi betonarmeyle inşaatın kolaylığıyla izâha kalkışmayınız. Zirâ betonarme keşfedilmiş olmasından doğan kolaylığa mukaabil bu zamanda câmi yapımına meyletmeyi imkânsızlaştıracak derecede mânevî mâniler mevcuddur. Lehte ve aleyhteki faktörler mîzan edilse bu devirde aleyhte faktörlerin galebesi herkesçe ve kolayca kabul olunabilir. Anlayana bu bir tek misâl kâfîdir.

b) Geniş ve Stratejik Bir Ülke

     Biz tarihte ilk defa 1774 “Kaynarca Muâhedesi” ile büyük ölçüde toprak kaybettik. Kaynarca millî tarihimizde bir dönüm noktasıdır. O tarihten sonra tam iki yüz yıl hep verdik. Kayıplarımızdan bir taş bile alamadık. Tâ ki, 1974 Kıbrıs Harekâtı 'na kadar!.. Bu tâlih ilk defa 1974'de değişti. Değişti ama nasıl?! Tamamen sevk-i kaderle!.. Şöyle ki:

     En büyük ölçüde arazi kaybına uğradığımız Harb-i Umûmî nihayetinde kurulan bugünkü devletimiz, Avrupa karşısında iddiasız ve tâbî bir siyâset tâkibini kendine temel prensip ittihaz etmişti. Bu sebeple Lozan'da gayr-ı tabii hududlara râzı oldu. Kıbrıs 'ı İngilizler'e, Oniki adayı İtalyanlar'a, diğer bir çokları ile birlikte Antalya'nın önündeki Meis Adası'nı bile Yunanlılar'a terke râzı oldu. “Millî Mîsak” a dahil olan Batum 'u Ruslar'a, Musul 'u İngilizler'e, Batı Trakya 'yı Yunanlılar'a vermekte bir beis görmedi. Bunları kurtarma imkânlarını, sonradan kurcalamayı da Avrupalılar'ın te'dîbinden korkarak büyük bir cürüm saydı. 1944'de Rus esiri kardeşlerimizi hatırlatan bir iki mâsumâne yazıdan dolayı memleketin bir çok münevverini tabutluklarda inletti.

     İngilizler, İkinci Cihan Harbi sonunda bazı müstemlekelerini ve bu arada Kıbrıs 'ı terk kararı alınca Türkiye burayı dâvâ etmedi. Fakat bizim dışımızda zuhûr eden iki müessir Türkiye'yi Kıbrıs'a sahip çıkmaya zorladı. Bir günlük gazete, sahibinin şahsî bir mes'elesi dolayısıyla Rum düşmanı oldu ve Kıbrıs'ı diline dolayarak O'nun hakkında her gün yazı yazdı. Böylece halkın reyine tesir edeceğinden Türk siyâsîleri Kıbrıs karşısındaki bîgâneliği terke mecbur kaldı.

     İkinci mes'ele ise, Rumlar sabırsız davrandılar ve asıp keserek Türkleri yok etmeye başladılar. Teennî ile hareket etseler, Kıbrıs Türkleri'nin Türkiye ve İngiltere'ye hicretini sağlayabilirlerdi. Bu takdirde kimsenin de sesi çıkmazdı. Ama Rumlar'ın Türkleri katliâm etmeleri Dünya'ya yayıldı. Türkiye artık bunu duymamazlıktan gelemedi. Yine de havanda su dövmeye devam edecekti. Fakat Nicos Sampson adında bir Rum komünisti bir ihtilâl yaparak Makarios 'u devirdi. Kıbrıs, Küba gibi olacaktı. Amerika, Akdeniz'de bir çıbanbaşı istemedi. Bu yüzden Kıbrıs Harekâtı'na yeşil ışık yakıldı. Bakınız nasıl, bizim dışımızdaki sebepler, Türkiye'yi mecbûrî bir yola sokuyor. Musul da aynı cinsten bir oluşa namzettir!.. Batum ve Batı Trakya da!..

     Hele Rusya'nın yıkılışından sonra doğan imkânları burada tahlil etmek mes'eleyi gereğinden fazla uzatacağı için sarf-ı nazar ediyoruz.

     Fakat bununla Türk ve İslâm Âleminin yükselişte çok büyük bir dönüm noktası olduğunu kabul etmek gerektir.

     Demek ki, ikinci rükun olan, ülkede de 1974'ten sonra matlub şekle dönüş vetiresi başlamıştır.

c) Nüfus

     Bir devleti büyük ve âlemşümûl kılan unsurlardan biri de nüfustur.

     1520 'de Kânûnî Sultan Süleyman tahta geçtiği zaman, ülkemizin yüzölçümü on üç milyon kilometre kare idi. Bu arazide yaşayan nüfus, müslim- gayr-i müslim kırk milyondu.

     Takriben dört yüz yıl sonra bu nüfus ancak altmış milyon olabilmiştir. Hakikaten Birinci Cihan Harbi'ne tekaddüm eden günlerde devletin yüzölçümü yine onüç milyon kilometre kareydi. Kânûnî'den sonra yirmidört milyon kilometre kareye çıkmış, sonra azalarak tekrar aynı miktara inmiş bulunuyordu. Demek ki, Kânûnî devrinden beri, dört yüz yılda bu kırk milyonluk nüfus, yüzde ellilik bir artışla, ancak altmış milyon olabilmiştir. Halbuki Yunan Harbi'nden sonra elimizde kalan yediyüz seksen bin kilometre karelik bir vatan parçasında ancak on milyonluk bir nüfus yaşamaktaydı. Hem de üst üste devam eden harplerde yıpranmış, ekseriyeti kadın, çocuk ve ihtiyarlardan mürekkepti. Bu gün bu nüfus yetmiş milyondur. Demek ki; yüzde yediyüz nisbetinde bir artış göstermiştir. Hem de dört yüz senede değil, seksen senede!...

     Buna bir de şu gerçekleri ekleyerek düşünmek gerekir. Kânûnî devrinde hayat daha ucuzdu. Birden fazla kadınla evlenme nisbeti daha fazla idi. Nüfusun artışını önlemek üzere doğum kontrolü gibi bir ihânet de mechuldü.

     Şu sebepler muvâcehesinde Türkiye'nin seksen yıldır arz ettiği nüfus dinamizmini, aklen ve mantıken izah mümkün değildir. Bu durum şuna benzer, köpekler senede iki sefer doğum yaparlar, her seferinde sekiz, on tane doğururlar. Koyunlar ise, senede bir kere doğururlar. Nâdiren iki sefer doğururlar. Ömür itibariyle de ancak köpekler kadar, yani on, onbeş sene yaşarlar. Koyunlar akşam sabah kesilip, yendiği halde köpekler böyle bir katliâma da mâruz değillerdir. Buna rağmen dağlar koyun sürüleriyle doludur. Hani köpek sürüsü!.. Bunda bir kader sırrı mevcuddur. Tıpkı nüfusumuzun dört yüz sene boyunca ancak yüzde elli artmasına mukâbil 1920'den günümüze kadar yüzde yediyüz artmış olması gibi...

     Bu bahsi bitirirken Türkiye'nin hem geçmişine ve hem de geleceğine şâmil bir sûrette telakkîye müsteîd olan Kur'ânî bir kıssaya temâs etmek istiyoruz. Hemen hemen herkesin bildiği bu kıssa, Mûsa -aleyhisselâm- ile Hızır -aleyhisselâm- arasında geçmiş olan vak'adır. Önce mâlûmâtımızı tazelemek kabîlinden kıssayı anlatalım ve sonra da bunun bir şablon gibi Türkiye'nin, hem geçmişine ve hem de geleceğine tetâbukunu îzah edelim.

     Mûsa -aleyhisselâm- Hızır -aleyhisselâm- ile arkadaşlık etmek istedi. Peygamberler Allah'ın bildirdiğini bilebilirler. Hızır -aleyhisselam-‘a ise Dünya'nın sonuna kadar ömür verilmiş ve Ona “ledün ilmi” ihsan edilmiştir. Bundan dolayı Hızır -aleyhisselâm-, Mûsa -aleyhisselâm-‘a kendisi ile arkadaşlık yapamayacağını, zira bazı hareketlerinin O'na ters geleceğini söyledi. O da böyle hallerde kendine bir suâl sormamak va'dinde bulundu. Böylece arkadaş olup, bir yola girdiler. Önlerine bir nehir veya göl geldi. Karşıdan karşıya geçmeleri için orada hazır bulunan ihtiyar bir kayıkçıya ricâda bulundular. Kendisine verecek paraları olmadığından, bu kayıkçı, onları rızâ-yı Bârî için karşıdan karşıya geçirdi. Akşam karanlığı bastırmak üzereydi. Kayıkçı yolcularını indirdikten sonra kayığını kıyıya çekmeye uğraşırken Hızır -aleyhisselâm- orada bir miktar oyalandı. Kayıkçı evinin yolunu tutunca da onun köhne kayığını, kocaman kaya parçalarıyla kırıp sakatlattı. Bu hâdiseyi seyreden Mûsa -aleyhisselâm- canı sıkıldı. Söz vermiş olmasına rağmen i'tizâr ile Hızır -aleyhisselâm-‘ın bu yaptığının sebebini sordu. Çünkü kendilerini bilâbedel karşıya geçirerek iyilik etmiş olan bu ihtiyarın kayığını böylece sakatlatmak akla, mantığa aykırı ve zâhir hâle nazaran yakışıksızdı.

     Hızır -aleyhisselâm-, Mûsa -aleyhisselâm-‘a kendisine sual sormamak husûsundaki taahhüdünü hatırlatmakla beraber, durumu izah etmekten geri kalmadı ve:

     “-Birkaç güne kadar bu beldede harb çıkacak. Hükümet “Bana lâzımdır” diyerek milletin elindeki atı, arabayı ve kayıkları kendine alacak. Buna “tekâlif-i harbiye” derler. Tekâlif-i Harbiye heyeti, bu kayığın başına geldiği zaman onu, şu sakatlığından dolayı beğenip almayacak. O da böylece ihtiyar kayıkçıya kalmış olacak. Kendisi bunu alâkülli hâl tâmir edip işine devam edebilecek. Bu adamın yetim torunları vardır. Onlara bu kayığın geliriyle bakmaktadır. Hem bu yetimlere bir iyilik olsun ve hem de ihtiyarın bize karşı hareketine bir karşılık teşkil etsin diye kayığı sakatlattım” dedi.

     Yollarına devam ettiler. Ve güzergâhta bir köye misafir oldular. Köyde bir âile kendilerini misafir etti. Îzâz ve ikrâmda bulundu. Sabahleyin çıkıp giderken köy meydanında oynayan çocuklar arasında, bu âilenin oğullarını gördüler. Hızır -aleyhisselâm- kendilerine bunca iyilik etmiş olan bu hayırsever âilenin çocuklarının kafasını kopartıp onu öldürdü.

     Mûsa -aleyhisselâm- Hızır 'ın bu tavrı karşısında yine darlandı. Binbir i'tizâr ile bu yaptığının sebebini sordu. Hızır -aleyhisselâm- Ona vaadini hatırlatmakla beraber yine de sualini cevaplandırdı ve:

     “-Bu çocuk çok şerîr bir insan olacaktı. Bize iyilik etmiş olan o âile bu çocuk yüzünden rezil rüsvay olacak ve çok ızdırab çekecekti. Onu öldürerek kendilerini büyük bir belâdan kurtardım. Gençtirler; başka çocukları da olur. Hayatları boyu ızdırab çekmektense bu çocuğun ölümünden dolayı birkaç gün ağlayıp sızlamaları çok daha ehvendir.” dedi.

     Yollarına devam ettiler. Bir köyden geçiyorlardı ki, o köyün halkı çoluk çocuk büyük küçük kendilerini taş yağmuruna tuttular.

     “-Hırsızlar, uğursuzlar, köyümüze niye geldiniz? Defolun!” sayhalarıyla tehdidler savurdular. Bu esnâda Hızır -aleyhisselâm- o köyde yıkılmaya yüz tutmuş olan bir bahçe duvarını alelacele taş yağmuru altında tamir edip düzeltti.

     Mûsa -aleyhisselâm- son olarak bu yaptığının da sebebini izah etmesi talebinde bulundu ve hakîkaten Hızır 'ın işlerine akıl sır ermeyeceği düşüncesiyle, bu noktada birbirlerinden ayrılmalarını kabul etti. Hızır cevâben dedi ki:

     “-Senin de gördüğün gibi bu köyün halkı şerîr insanlardır. Burada iyi bir insan vardı. O da öldü. Parasını bu şerîr lerin eline geçmesin diye o duvarın arkasına saklamıştı. Duvar yıkılmaya yüz tutmuş olduğundan saklanmış olan para neredeyse meydana çıkacak ve bu kötü insanların eline geçecekti. Halbuki o adamın yetim çocukları vardır. Bunlar henüz çok küçüktürler. Bu şerîr lerle mücadele ederek babalarının parasına sahip olamazlar. Duvarı tâmir ettim ki, o yetimler büyüyüp güç kuvvet kazanıncaya kadar para saklı kalsın!”

     Bu kıssa, Türkiye'nin gerçekleri muvâcehesinde değerlendirilince ortaya şu durum çıkar:

     Hızır 'ın sakatlaşmış olduğu kayık, aziz vatanımız Türkiye 'dir. Avrupa Birliği bir “Tekâlif-i Harbiye” heyeti gibi onun başında durmuş, kendisini gasbedip yutmak istiyor. Lâkin o da ihtiyar kayıkçının kayığı gibi devralmak hususunda câzip görünmüyor. Bunun sebebi Türkiye'nin 200 milyar doları aşan iç ve dış borçları ile 15-20 milyon işsizi vesâir buna benzer sebeblerdir. Onu bu hâliyle devraldıkları takdirde başlarına belâ olacağını düşünüyorlar. Bu vatanın sahibi olan milletimiz de o ihtiyarın yetimleri mesâbesindedir. Kayığını gasb olmaktan kurtarabilirsek, düzeltip yolumuza devam edebiliriz. İhtiyarın kayığını Hızır , bizim kayığımızı ise Allah sakatlatmıştır. Siz Türkiye 'yi AB için câzib olmaktan çıkaran borç, işsizlik.. vesâireyi birtakım beceriksiz idarecilerden bilebilirsiniz. Lâkin onlar, kaderin me'mûru ve mağlûbu olduklarını bilmeden doğru yapıyorum zannederek bu neticeye ulaşmışlardır.

     Kıssadaki ikinci nokta da Türkiye 'nin geçmişine ve geleceğine aynen mutâbıktır.

     Ahlâkî ve îmânî bozulma, Osmanlı'nın son zamanlarında başlamıştı. Bu o günkü Dünya şartlarının -az çok- tabiî bir neticesiydi. Bir lâğım patlarcasına bu keyfiyette daha sonra görülen fezeyân (taşma), Osmanlı devam etseydi dahî -bu kadar olmasa bile- yine vâkî olacaktı. O zaman bütün bu seyyiât İslâm'ın itibarına zarar verecek ve sanki Onun tatbikâtının tabiî bir neticesi gibi görünecekti. Yâhud da en azından onun bu ahlâkî tereddîyi önleyemediği yolunda bir düşünce revâç bulacak ve bundan da o muazzez dâvâ itibar bakımından zarar görecekti. Bunu şöyle bir misalle anlatabiliriz:

     Köylerde gençlerin bir “güveyilik elbiseleri” olur. Düğünden sonra bu elbise saklanır, normal günlerde giyilmez. Ancak şehre inildiğinde hatırlanır. Böyle bir kimse güveyilik elbiselerini giyinerek, büyük bir şehirde ameliyat masasına yatmak için hastaneye müracaat etse, ona bu mûtenâ elbiseyi çıkarttırıp âdî bir pijama giydirirler. Çünkü ameliyat neticesinde kendisinden kan, irin, cerahat boşalacak ve giydiği elbise bunlarla kirlenecektir. Kıymetli bir elbisenin bu sûretle kirlenmesi mâkul görülmez. Pijama ise, iş bitip akıntı kesildikten sonra atılabilir. Bunda bir beis yoktur.

     Türkiye 'de de aynen böyle olmuştur. Ahlâkî tereddînin -mikrop almış bir bünye gibi- yakın bir gelecekte bir mânevî ameliyatı îcâb ettireceği gerçeğinden dolayı, Cenâb-ı Hakk İslâm'ı ref' etmiş, onun yerine bugün herkesin müştekî olduğu şu düzen teessüs etmiştir. Artık dehhâmeleşen yolsuzluk ve ahlâksızlıklardan İslâm mes'ûl değildir. Çünkü O, iktidar da değildir.

     Her türlü seyyiâtın bu bozuk düzene izâfesi istisnâsız bir temâyüldür. Hatta kötülükleri yaza yaza defterler dolduğu için olacak ki, yakın bir geçmişte Tansu Çiller -sevk-i kaderle- “yeni ve beyaz bir sayfa açtığını” söylemiştir. O sayfa ve sayfalar da hortumcuların mârifetleriyle kısa zamanda sonuna kadar lebâleb dolmuş bulunmaktadır.

     Bu arada mü'minler, günahlarının kefâretini teşkil edecek eziyet çektikten sonra -murâd-ı ilâhî iktizası olarak- sebepler zuhûr edecek ve ameliyat öncesi gardroba kapatılmış güveyilik elbisenin taburculuk gününde çıkartılıp giyilmesi nev'inden bir tecellîye şâhit olacaktır ki, bugünler o günlerin arefesi mesâbesindedir.

     Kıssamızın üçüncü kısmı da aynen Türkiye gerçeklerinin bir fotoğrafı gibidir. Kıssadaki ölmüş iyi insan, Osmanlı ve bizim cedlerimizdir. Bizler de onun geride kalmış yetimleri gibiyiz. Henüz malımıza sahip olacak dirâyet noktasına kadar gelişmemizi tamamlamamış bulunduğumuzdan Allâhu Azimüşşân ülkemiz üzerinde “Settâr” sıfât-ı ilâhiyyesi ile tecelli etmektedir. Bu hulâsatan şu demektir:

     Türkiyemiz, aslında çok zengindir. Fakat bu zenginlik, kıssamızdaki duvar altına saklı hazine gibidir. Bunu saklayan duvarı isimlendirmek gerekirse, ona “güvensizlik” diyebiliriz.

     Türkiye, 70-80 milyon nüfusuyla Amerika 'nın takrîben üçte biri kadardır. Amerika'yı üç parçaya ayırarak, Türkiye'yle eşitlesek; o parçaların her birinde halkın elindeki dolar, Türkiye'deki kadar yoktur. Üstelik dolar, Amerika'nın millî parasıdır. Mark vesâir paralar için de durum aynıdır. Şu farkla ki, o ülkelerdeki dolar vs. paralar iktisâdî hayata dâhil ve müessir olduğu halde, Türkiye'dekiler yastık altındadır. Bunun sebebi, Türk halkının kendisini idâre edenlere karşı duyduğu güvensizliktir. Bir Almanın cebinde bir tek dolar bile olmaz. Niye olsun ki!.. Çünkü kendi parasına güveni vardır. Doları Amerika'ya seyahat edecekse gider bankadan alır. Bunun manası Almanya 'ya giren her doları devlet satın alır. Halk buna itibar etmez. Devletin satın aldığı dolarsa, markın (şimdi euro'nun) değerini takviye eden bir faktördür.

     Altın için de durum aynıdır. Bir Alman'ın olsa olsa altın bir evlilik yüzüğü vardır. Alman kadınları, bizim gelinlerimiz gibi boğazlarına liraları dizseler, kollarını bileziklerle donatsalar; kocaları onları bir psikiyatrist doktora götürür. Bunun manası da, ülkeye giren her gram altının devlet tarafından satın alınması ve Alman parasının takviyesine medâr olmasıdır.

     Buna ilâveten Türkiye'nin “stratejik madenleri” ni de zikretmek lazımdır. Ülkemizde bilfarz petrol beş bin metre derindeyse, biz onu -düşman telkin ve te'siriyle- üç bin metrelik sondaj makineleriyle arayıp durarak vakit kaybediyoruz. Bu bir kader plânıdır. Çünkü mü'minlerin toparlanmak için zamana ihtiyacı vardır. Onlar bir defa derlenip toparlanarak ülkeye sahip oldukları gün, halkımızla devletimiz arasındaki güvensizlik duvarı yıkılacak dövizler, altınlar işe yarar bir vasata kavuşacaktır. Aynı şekilde toprakların derûnundaki kıymetli madenler de gün yüzüne çıkacaktır.

     İlâhî plânı kavramak istîdâdında olmayanların, bütün bu oluşları, Ali'nin Veli'nin zaaflarıyla izah etmeye çalışmaları bir kör döğüşünden farksızdır. Bize düşen vazife, mâruz bulunduğumuz zulümlere sabır ve tevekkülle katlanarak; bunun kendimizin ve babalarımızın günahlarına kefâret teşkil edeceği güne kadar, -kemmiyet ve keyfiyet itibariyle- hazırlığımızı ikmâl etmektir. Zira o dönüm noktasına hazırlıksız yakalanmak da bir başka vebâli ve çileyi mûcip olabilir.

C- KADER PERSPEKTİFİNDEN İSLÂM ÂLEMİ'NİN GELECEĞİ

a-Büyük Ortadoğu Projesi

     Bugün “Büyük Ortadoğu Projesi” adıyla ortaya atılan dâvâ aslında “İslâm Âlemi Projesi” dir. Bu keyfiyet muhtevâsında Uzakdoğu'daki müslüman memleketlerinden Fas'a kadar pek çok ülkenin mevcud olmasıyla sâbittir. Peki öyleyse neden “İslâm Âlemi” adı yerine “Ortadoğu” sözü kullanılmaktadır. Bu, sadece ve sadece yahudi emellerini setr içindir. İslâm Dünyası'na yeni bir şekil vermek istenmesinin yahudi siyâsî emelleri ve İsrail'in geleceği kadar Amerika'nın müstakbel menfaatleri de rol oynamaktadır. İsrail'in İslam Dünyası'na kendi bekasını sağlamak maksadıyla vermek istediği şekil, bütün müslüman devletleri üçe-beşe bölerek gelecekte hiçbirinin kendisi için bir tehlike arzetmemesi olduğunu daha önce bir nebze izah etmiş bulunmaktayız.

     Amerika'nın menfaati ise bu âlemin tabii kaynaklarını istismardır. Şöyle ki, Dünya'da günde seksen milyon varil petrol tüketilmektedir. Bunun dörtte biri Amerika tarafından tüketildiğine nazaran o en büyük petrol müstehlikidir. İstihlâk eylediği petrolün ise ancak on iki milyon varilini çıkarabilmektedir. Bu petrol üreticileri arasında rekor olmakla beraber Amerika yine de “petrol fakiri” dir. Günde beş buçuk milyon varil petrol çıkaran Suudî Arabistan, bunun kendisi yüzden birini bile istihlâk edemediğinden “petrol zengini” sayılmaktadır. Amerika'nın ise günlük sekiz milyon varil dışarıdan satın almak mecbûriyetinde olmaktadır. Bu miktar on yıl içinde on milyon varilin üztüne çıkacaktır. Zira bir çok kuyularında petrol tükenmeye yüz tutmuştur. Amerika, Suud petrolunü “Aramko” adıyla kurduğu bir şirket mârifetiyle çıkartmakta ve bu petrolün yüzde ellisini çıkarma külfeti mukabilinde bedelsiz alabilmektedir. Diğer müslüman memleketlerinde de aynı durumu gerçekleştirmek istemektedir. Bugün onun Saddam Hüseyin 'i bahane ederek Irak'a girmesinin sebebi budur.

     Afganistan'a yerleşme sebebini ise yukarıda izah edildiği üzere Çin ve Hindistan'ı kontrol altında tutabileceği bir üssü'l-harekeye sahip olma ihtiyacıdır. Buna ilâveten o ülkede mevcud bulunan ve yeni keşfedilmiş olan “pallatyum” adlı stratejik madeni ele geçirmektir. İsrail'in İslâm Âlemi üzerindeki plan ve düşüncelerinin yukarıda zikredilen sebeplere ilâveten bir de su ihtiyacına bağlı olduğunu burada ehemmiyetle tebârüz ettirmek gerekir. Gerçekten gelecekte Ortadoğu'da su ihtiyacı artan nüfus muvâcehesinde –daha da çoğalacak ve bu durum bilhassa İsrail için hayatî bir değer kazanacaktır. Bugün onun Golan Tepeleri'nden sağlayabildiği içme suyu tamamıyla kifâyetsiz olduğu gibi çölü yeşertmek gâyesiyle giriştiği teşebbüsler de suya olan ihtiyacını her an arttırmaktadır.

     Amerika'yı nice zamandan beri kendi siyâsî emellerine mâhirâne bir sûrette kullanmış olan İsrail, Amerika'nın petrol ihtiyacını bu devlet için bir yem gibi kullanarak onu kendi emellerine paralel bir mevkîye sevkedebilmiştir. Tıpkı 19. asır nihâyetinde İngilizlere yaptığı gibi.. Fakat Amerika, girdiği her Ortadoğu memleketinde bir bünyeye dâhil olmuş yabancı unsur gibi telakkî edilip tevâlî eden yanlışları sebebiyle “Çirkin Amerikalı” hüviyetiyle arz-ı endâm edince emellerine re'sen ulaşmak yerine bir vâsıta aramak mecbûriyetini hissetmiş ve bunun için de Türkiye'yi bulmuştur. Yahudi siyâsî emelleri icâbı olarak bölünmüş olan İslâm Âlemi'ni daha da bölünmüşlüğe müncer olsa bile bir “ağabey” vâsıtasıyla tek elden güdümüne almak ihtiyacı Amerika için an-be-an artmaktadır. Girdiği her yerde istenmeyen bir müstevlî mevkiine düşmekten kurtulamaması, bu ihtiyacı gittikçe vazgeçilmez hâle getirmektedir. Bu sebeplerdir ki, Türkiye'yi onun tarihî mirasını kullanmak sûretiyle bu iş için bir “taşeronluk” a imâle etmeye çalışmaktadır. Son günlerde Türkiye'de laik ve kemalist bir düzen yerine “ılımlı İslâm” adıyla vâkî olan telkinlerin derûnî sebebi budur. Zira laik ve kemalist bir Türkiye, Âlem-i İslâm'da yadırganacağı cihetle bundan vazgeçmesi istenmektedir. Âlem-i İslâm'da Türkiye'yi bir “baş” durumuna getiren böyle bir projenin içinde hilâfetin yeniden ihyâ edilmesi arzusu bile mevzubahistir. Bunun için daha şimdiden gizli gizli çalışmalar başlamıştır. Türkiye'de laikliği ve kemalizmi –âdetâ- bir “din” gibi benimsemiş bulunan bazı çevrelerin “ılımlı İslâm” ifadelerine şiddetle karşı çıkışları, henüz su yüzüne çıkmamış bulunan bu gerçeğe vukûfiyettendir.

     Bize gelince, Türk millletinin yeniden ve âlemşümûl bir kudret olmasının önündeki en büyük engel, “sakîm kemalizm ve laiklik anlayışı” olduğuna nazaran, bunların bertaraf edilmesi her türlü hâlukârda zarardan çok kâr tevlid edecektir. Bir tarattan AB, kemalizmin fârik ve mümeyyiz vasfı olan “militarizm” sebebiyle onu reddetmekte, diğer taraftan da Amerika, Ortadoğudaki şahsî emellerine ulaşabilmek için bizi kullanmak istemektedir. Şu durumda Ortadoğu petrollerinin işbaşındaki idareciler tarafından büyük ekseriyetle gaspedilmiş olmasından daha kötü olmayacak bir Amerikan plânına neden karşı çıkalım. Saddam'ın “altmış dört milyar dolarlık” serveti ona gökten mi yağmıştır?!. Etrafındaki insanların devâsâ servetleri de cabası… Demek ki, Irak petrollerini Amerika çıkarsa herhalde Irak halkına bu yerli işgalcilerden daha fazla pay vereceği muhakkaktır. Esâsen Batı ülkeleri her tarafta toprak altında mevcud olan petrolü kasalarında bir ihtiyaç akçesi olarak görmektedirler. Ucuz veya pahalı onu elde etmek mecburiyetindedirler. Batı sanayii en az daha elli sene bu petrol olmaksızın ayakta kalamaz.

     Şu ihtiyaç ve yerli halklar tarafından kendilerinin müstevlî görülmesi sebebiyle yerli bir partnere ihtiyaçları mutlaktır. Bunun ilk keşfeden Amerika değildir. AB de aynı ihtiyacı hissetmekte ve bizi Amerika'ya kaptırmamak için kapısında oyalamaktadır.

     Bizse tarihî miras ve şahsiyetimize avdetin önündeki engelleri tek başımıza gerçekleştiremeyeceğimizden AB ile birlikte Amerika'nın da bu husustaki yardımlarından müstağnî kalamayız. Esâsen böyle bir arzuya üç yüz milyar dolara yaklaşmış olan bir borç kamburuyla istesek de meyledemeyiz. Şu hâlde dâhildeki islâmî gelişmelere muvâzî ve muâvin bir kudret, böylece dışımızda zuhûr ediyor demektir. Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.

     Şu kısa hülâsâdan anlaşılacağı üzere, bir devleti büyük yapan mezkûr üç unsurun üçü de sevk-i kader ile ânbeân geri gelmekteyken buna bir de hâricî şartları ekleyerek düşünürseniz, Türkiye 'nin yakın bir gelecekte, Osmanlı 'nın en büyük olduğu zamandan daha büyük olacağı gerçeği ortaya çıkar. Bu günümüz şartlarında tek bir bayrak altında gerçekleşmeyebilir. Fakat unutmamak gerektir ki, İslâm Âleminin bugünkü perişanlığının asıl sebebi başsızlıktır. Hilâfetin ilgasından sonra husûle gelen boşluğu doldurmak üzere kurulmuş bulunan “İslam Konferansı Daimi Teşkilâtı” o boşluğu doldurmaya hiçbir zaman kifâyet edememiş ve gelecekte de edemeyecektir.

     Yukarıda Türkiye'nin geleceği ile alâkalı olarak söylediklerimiz, başın teşekkül etmek üzere olduğunu göstermektedir. Bu oluş tamamlandığı gün İslâm Âleminin de “Kur'an Medeniyeti” nin yeni ve şa'şaalı bir safhasını idrak edeceğinden şüphe edilemez.

     Müslüman milletler âilesinin her birinin toparlanma şartlarını onların zâtî ve mahallî şartlarıyla ayrı ayrı tahlil etmek îcâb ederse de biz burada bir iki noktaya kısaca temâs ederek bu uzun yazı serisini nihayetlendirmek istiyoruz.

     Bu gün Filistin 'de cereyan eden fâcia, Müslüman Arapları o topraklardan kaçırmak maksadına bağlı bir emelin neticesidir. Gerçi daha şimdiden oradaki nüfus sağa sola dağılarak yüzde elli nisbetinde azalmıştır. Filistin'in hemen yanıbaşındaki Ürdün devletinde yaşayan Filistinliler , yüzde altmıştan fazla bir ekseriyettirler. Bununla beraber Müslümanlardaki nesil bereketi sarsılan nüfus dengesini kısa zamanda telâfî edecektir. Zira -siyonist propagandaların tesiriyle- bugün İsrail'in sağladığı Dünya çapındaki destek sondur. O bu desteği bir daha bulamayacaktır. Fazladan olarak Amerika desteği de on seneye kadar artık kendisi için vârid olmayacaktır. Aksine Dünya umûmî efkarıyla birlikte Amerika'nın da desteği mağdur ve mazlum Filistinliler'in yanında yer alacaktır.

     Şu muhtemel gelişmelerin Âlem-i İslâm'da husûle getireceği tesirler üzerinde ne söylense azdır. Biz burada şu kadarını ifade edelim ki, yakın bir gelecekte siyonizmin en fazla aksülamelle karşılaşacağı iki ülke, Türkiye ve Amerika olacaktır. Bu iki ülkede siyonistler için vâkî olacak hendikaptan kurtulmak, onlar için asla mümkün görünmemektedir.

     Bugün İslâm Dünyası'ndaki devletler demonte olmuş (parçalarına yartılmış) bir motorun parçaları gibidir. O iktisâdî ve coğrâfî bakımdan bir montaja, yani birleştirip bütünleştirilmeye muhtaçtır. Başta “su” olmak üzere “petrol” ve “doğalgaz” gibi geleceğin en stratejik ehemmiyete hâiz maddeleri ekseriyetle bu âlemdedir. Onları birbirine düşüren ihtilafların temel müşevvik ve âmili siyonizmin, artık kemâlden zevâle dönüş safhası başlıyor.

     Bugünkü hâdiselerin sebep ve tohumları geçmişte olduğu gibi, yarınkilerinki de bugündedir. Bugün nüve halindeki -siyonizme müteveccih- nefret, gitgide katmerleşerek büyüyecek ve bu müessir ortadan kalkınca İslâm Âlemi'nin birleşip kuvvetlenmesi önlenemeyecektir.

     Bugünkü hâdiselerin sebep ve tohumları geçmişte olduğu gibi, yarınkilerinki de bugündedir. Bugün nüve halindeki -siyonizme müteveccih- nefret, gitgide katmerleşerek büyüyecek ve bu müessir ortadan kalkınca İslâm Âlemi'nin birleşip kuvvetlenmesi önlenemeyecektir.

     Osmanlı 'yı parçalayarak onun yerine -Siyonizme bir nefes aldırmak için- küçük küçük devletçikler kuranlar, âdeta bir kaplan postunu kırk tilkiye kürk yapmış gibidirler. Bunların hiçbiri, bir yavru kaplan olamadı. Lakin, “öz, çekirdek ve tarih mirası” Türkiye 'de, Türk insanının idrakinde, bâkî kaldığı için onun yakın bir gelecekte, nasıl genç bir kaplan olarak ecdâdının yerini alacağını, bütün Dünya hayret ve dehşetle müşâhede edecektir.

b-Netice

     Bu oluşun esbâb-ı mûcibesini yukarıda binnisbe ifade etmiş olmamıza rağmen burada bir noktayı daha tebârüz ettirmek isteriz. O da şudur:

     Allah, bir milleti yükseltmeyi murad ettiği zaman içte ve dışta iki sebep halkeder. Dıştaki sebeb rakîp ve engel unsurların zaafa sürüklenmesi, içteki sebep ise evlatların dehâ çapında zekî ve dirâyetli olarak lutfedilmesidir. Bugün Türkiye üzerinde bu iki sebeb de hatır ve havsalaya gelmeyecek bir kemâlle gerçekleşme safhasındadır.

     Gerçekten Türkiye'nin geleceğine en büyük engel teşkil eden İsrail, bütün Dünyâ için Filistin'de temâdî eden zulümleri dolayısıyla daha müşahhas bir düşman hüviyetiyle tezâhür etmektedir. Dünya'daki bütün milletler sabahtan akşama kadar Filistin'deki zulümleri seyretmekte ve idareciler buna bîgâne kalırken umûmî efkâr yahudi aleyhtarlığıyla an-be-an daha şiddetli bir sûrette şartlanmaktadır. Bilhassa anti-siyonist cereyân ve bunların neşrettiği yayınlar tarihte görülmemiş bir seviyeye çıkmıştır. Bir oluşun ömrünü uzatan “itidal” dir. İfrad veya tefrit neticeye süratle yaklaşmayı sağlar. İsrail zulümlerindeki şiddet bu tabiî kanundan hâriç kalamaz.

     Buna ilâveten Amerika ve AB'nin Ortadoğu'daki emelleri de bir ara “taşeron” a ihtiyacı an-be-an artırmakta ve onlar böyle bir arayış içinde bulunmaktadırlar.

     Diğer taraftan on-onbeş yaş altındaki türk çocuklarına dikkat edilirse zeka, ferâset ve dirâyet itibariyle bir mevhibe-i ilâhiyye olarak tarihte misli görülmemiş bir mükemmellik arzetmektedir. İnsanlar çocuklarını pazardan seçerek alma imkânında değildir. Onların zekâ ve ferâsetleri bir mevhibe ilâhiyyedir. Bir milletin yükselişinde en büyük müessir dâhildeki “rical bolluğu” dur. Bugünkü türk çocukları bu rical mebzuliyetini vaad eder mâhiyettedir.

     Sözlerimizi hulâsâ ederek diyebiliriz ki, yakın bir gelecekte Dünya'da iki beynelmilel güç kalacaktır. Bunlardan biri “yahudi enternasyonal gücü” dür. Bunun kaptan gemisi mutlaka ve mutlaka Çin'dir. İkinci enternasyonal güç ise “İslâm” dır. Onun kaptan gemisi ise Türkiye olacaktır. Unutmamak lâzımdır ki, Peygamber aleyhissalâtu ve selâm, “İza erâdallâhu şey'en hayyeel esbab.” buyurmuştur. Yani, “Allah bir şeyi murad etti mi, esbâbı ona göre halk eder.” Murâd-ı ilâhîyi ne gibi unsurlarla tesbit edebileceğimizi yukarıda bir nebze arzetmiş bulunuyoruz. O esbâb muvâcehesinde dünyaya bakıldığında Dünyâ'nın “Türk” , daha emin bir tâbirle söylemek gerekirse “müslüman” beynelmilel gücü ile yahudi beynelmilel gücünü karşı karşıya getireceği ve galebenin “İslâm” şeklinde tecellî edeceği bedâhat derecesindedir.

     Allahu ya'lemu bissevab!.. yani doğrusunu Allah bilir!..

Dipnotlar

(1)     Avrupa Birliği, Katolik Hristiyan Âlemi'nin, Beyne'l Milel Siyonizm karşısında ayakta kalmak düşüncesinden doğmuş bir siyâsî harekettir. Bundan dolayıdır ki, buna vücûd veren milletlerarası vesîka Roma'da tanzim ve imza edilmiştir.

     Bu kuruluş gayesi sebebiyledir ki, Amerika ile Avrupa Birliği'nin hem siyâsî, hem de iktisadî menfaatleri çatışmaktadır. Böyle olduğu halde, Türki­ye'nin hem Avrupa Birliğine girmeye çalışması ve hem de Amerika'yla beraber olmak gayreti peşinde koşması ciddî bir tezattır. Bu tezat dolayısıyladır ki, başlangıçta bütün muhafazakârlar AB'ye karşı idiler. Bu satırların yazan da, bundan 30 sene evvel bu istikâmette fikirler serdetmiş bir kimsedir. Fakat ne hazindir ki, bu gün ülkemizde "insan haklan" sahasında vâkî olan gerileme sebebiyle, dindar insanlar da AB'ye taraftar duruma geldiler. Aslında doğru olan şudur:

     Başlangıçtaki gibi AB'ye karşı bir siyâset takip etmek lâzım gelir. Ona dâhil olmaya çalışmak yanlıştır. Bunun Ermeni meselesi ve Yunan münasebetleri gibi çok ciddî ve burada izahı imkânsız sebepleri vardır.

     Bilhassa Ortadoğu'da siyâsî ve iktisadî bakımdan Amerika ile AB karşı karşıyadır. Bizim için doğru olan AB Devletleri'yle münâsebetlerimizi mümkün olduğu nisbette iyi bir seviyede tutmaya çalışarak, Amerika'ya paralel yürümektir. Üstelik yakın bir gelecekte, Amerika'nın İsrail'in güdümünden çıkacağına muhakkak gözüyle bakılmalıdır. Bu devletin Ortadoğu'da vaktiyle İngilizler tarafından tayin edilmiş hududları değiştirmek hususundaki siyasetini önlemek kaabil değildir. Öyleyse kendi menfaatimizi kollayarak onunla beraber hareket etmeliyiz. Zira Türkiye'nin Güney hududlan anormaldir. Milyonlarca Türk ve hassaten Musul petrolleri o zaman kasden hududlarımız dışında bırakılmıştır. Ortadoğu'da Amerikan siyasetine paralel yürüyerek Güney hududlarımızdaki bu anormalliği düzeltmek için bugün tarihî bir fırsat zuhur etmiştir. Buna, Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulmasına müncer olabileceği düşüncesiyle karşı çıkanların görüşleri yanlış ve Türkiye'nin menfaatlerine zıddır. Zira asıl, Amerika ile işbirliğinden çekinmek "Kürt Devleti" oluşumunun şansını artırmaktadır.

     Unutmamak gerekir ki, bugün Kuzey Irak'taki Kürt oluşumunun ba­şında nöbetçi gibi ve tetikte bekleyen bir Türk tümeni mevcuttur. Böyle bir oluşumdan korkmak, Türk ordusunun kuvvet ve kudreti kadar, milliyetçi ya­pısını da tanımamaktır. Doğru olan, Amerika ile anlaşarak Irak'ta vâkî olacak bir ameliyattan istifâde ile Mîsâk-ı Millî'ye dâhil olan Musul vilâyetimizi ve orada meskûn 4-5 milyonluk mağdur ırkdaşlarımızı kurtarmaktır. Hudud dü­ zeltme fırsatı, nadiren zuhur eder. Bu ise, kapımıza gelip dayanmış büyük bir fırsattır. Bunu yalnız ve yalnız Amerika'ya paralel bir siyasetle değerlen­ dirmekle mümkündür.

     AB ise, Hıristiyânî bir taassubla aslında maskeli bir Ermeni Hareketi olan PKK'yı desteklemekten asla vazgeçmeyecek ve Yahudi emellerine bağ­ lı bir sâikle bizi bünyeleri dâhiline asla kabul etmeyecektir. Burada böyle özet bir surette ifade ettiğimiz bu gerçeklerin de ileride tafsilâtına imkân zu­ hur edeceği ümid ve temennisiyle, şimdilik bu kadarla iktifa ederken 34 sene evvel bu mes'ele hakkındaki görüşümüzün bu gün bir kehânet gibi ger­ çekleştiğini gösteren şu satırları dikkatlerinize arz edelim:

"...Milletler için asıl ehemmiyetli maddî sükût ve yükselişler değil, manevî sükût ve yükselişlerdir. Çünkü madde sahasında sür' at fazladır. En fakir bir memlekette aniden zuhur eden mesela bir petrol o memleketi bir günde servete boğabilir. Bunun aksi de mümkündür. Fakat manevî kayıpların tela fisi ve bir milletin sukut eden ahlak ve maneviyatının yeniden yükseltilmesi gayretli, ferasetli ve sabırlı çalışmalarla uzun zamana mütevakkıftır.

Binâenaleyh Ortak Pazarın -tabii ona dahil edilirsek muhafazakarlar tarafından vârid-i hatır görülen maddî yıkımı bizce temenniye şayandır! Zi­ ra bu takdirde halk efkarınca kavranması daha kolay olan maddî ve müşahhas zararlara karşı vücûd bulması melhuz olan aksülamel, Türkiye'yi garblılaşma istikametinde sürüklendiği bu çıkmazdan ric'ate icbar eder ve bu su­retle de daha yavaş bir şekilde ortaya çıkacak olan manevî kayıplarımız ta­ hakkuk etmeden felâket atlatılmış olur." (Bkz. Lozan Zafer mi, Hezimet mi? C. l, İstanbul 1970, s:84)

     Şimdi insaf ile söyleyiniz, 34 sene evvel söylenmiş olan bu sözler bugün gerçekleşme noktasına gelmiş değil midir? İşte maddî yıkım ortada!.. Bizi AB'nin "Gümrük Birliği"ne almakta tereddüt göstermeyenler bizzat AB'ye kabul etmekte neden bu kadar ayak sürtüyorlar, dersiniz?!

     Bence muhafazakârların başlangıçta AB'ye karşı çıkmakta istinâd ettikleri temel sebebler bugün de geçerliliğini muhafaza etmektedir. Bu husustaki tavır değişikliği "papaza kızıp oruç bozmak"tan farksız bir şaşkınlıktır. Aslında Türkiye bu noktayı itinayla tesbit edip, haricî siyasetini AB'ye aleyhtar, Amerika'ya lehtâr bir raya oturtmaya mecburdurlar. Bunu yapmamak, büyük bir istikbâle namzed olan Türkiye'nin geleceğine telâfisi imkânsız zararlar verecektir.

     AB'nin bizi kendi bünyesine kabul etmek istemediği halde istiyormuş gibi görünmesi, başka bir âleme baş olabilme hususundaki tarihî ve fiilî imkânımızdan korkulmuş olmasındandır. Çünkü böyle bir şans, sadece azametli bir tarih mirasına sahip olan Türkiye'de mevcuttur. Bu şansı kullanmak başta Bu ti Âlemi olmak üzere İsrail'in menfaatine ters düştüğü içindir ki, bizi AB kapısında nisbî bir ümidle bekleme siyasetine âmil olmaktadır. Bundan birkaç sene evvel filizlenen bir temayül olarak "D8"ler hareketi Batıya bizim geleceğimiz hususunda derin bir korku ve endişe îrâs etmiştir. O hareketin îkazıyladır ki, bizi oyalayıp zaman kaybettirmeyi prensib haline getirmişlerdir.

(2)     Yahudilerin, Kuzey Irak'taki Kürt hareketini Molla Mustafa Barzânî zamanından beri silah ve nakit sûretiyle ne büyük ölçüde desteklediklerini anlayabilmek için, bundan 30 sene evvel Hulûsî Turgut imzasıyla yayınlanan "Barzânî Dosyası" (İstanbul-1969) isimli esere kısaca göz atmak ye­ terlidir.

     Şimdi bu desteğin çok ehemmiyetli bir sebebi daha olduğu ortaya çıkmıştır: Dünya'da dörtyüz bin kürtçe konuşan yahudinin mevcudiyeti öğreni­ lince bunların kökenleri araştırılmış ve aslen yahudi oldukları sabit olmuştur. Bilhassa Barzânî ailesinin haham yetiştirmekle ünlü yahudiler oldukları hem bizde, hem Batı'da müdellel bir şekilde ortaya konulmuştur. Ancak "Barzânî" bir mahallî yer isim olduğu ve "Barzânî" demek de "Barzanlı" mânâsına geldiği cihetle bu soyadını taşıyanların tamamının yahudi asıllı olduğu sanılmamalıdır.

     1930'larda Ağrı dağında Türkiye'ye karşı isyan çıkarmış olan Molla Mustafa Barzânî muvaffak olamayınca Rusya'ya geçmiş ve Ruslar kendisini harp akademisinde okutarak Kızılordu'da albay rütbesine yükselttikten sonra en müsaid gördükleri Kuzey Irak'a göndermişlerdir. Zira Ruslar, eski Ermeni meselesinin yerine kurt meselesini ikaame etmişler ve Türkiye'yi bunlarla bölerek Akdeniz'e çıkma gayesini gerçekleştirmek istemişlerdir. Ancak Irak, İsrail'le muharib olduğundan bu ülke için bir başağrısı olan "Kürt Gailesi" binnetice İsrail'in işine gelmiş ve İsrail tarafından desteklenmiştir. Bununla beraber şimdi anlaşılmaktadır ki, bu desteğin asıl sebebi bu ailenin aslen yahudi olmasıdır. Kendisi de bir yahudi olan Prof. Dr. Yona Sabar, yazdığı kitapta (The Folk Literatüre of the Kurdistani Jews: An Anthology= Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı: Antoloji) Barzaniler'in yahudiliğini isbat etmiştir. Müdekkik Türk yazarlarından Ahmed Uçar ise Osmanlı arşivinde bu bilgileri te'yid eden bir çok vesika bulup yayınlamıştır.

     Kuzey Irak'taki Kürt oluşumu ile İsrail'in yakın alakasını isbat eden birkaç anekdotu dikkatlerinize arz etmek isteriz:

     "İlk önemli temas ise 1964 yılında gerçekleşti. O zamanlar Savunma bakanı yardımcısı olan Şimon Peres kurt hareketi içinde önemli bir yere sahip olan ve uzun yıllar kürtlerin Avrupa temsilcisi sıfatını taşıyan Dr. Kamuran Ali Bedirhan ile gizlice bir araya geldi. Bedirhan, 1940'lı ve 50'li yıllarda İsrail adına ajanlık yapmıştı...." (Bakınız: Cevat Eroğlu, a.g.e., s: 83)

     "Aynı yıl jçinde zamanın üst düzey Mossad görevlilerinden David Kimche'nin yanında bir grup gizli servis görevlisi, gizlice Irak'a geçerek Kürtlerle yeni ve daha kapsamlı bir görüşme daha gerçekleştirdiler.Ertesi yıl, İsrail kabinesinde yer alan ve 6ski bir Miyah B (Mossad'ın yahudi göçmenleri ile ilgili kolu) görevlisi olan Aryeh (Lova) Eliav, katır sırtında yaptığı maceralı bir yolculukla Kürt ayaklanmacıların karargâhına vardı. Eliav, eli boş da gelmemiş, yanında kapsamlı bir heyet ve hatta bir de 3 doktor ve 3 hemşireden oluşan bir "seyyar hastane" getirmişti. Bağdat hükümetine kar­şı savaşırken yaralanan kürtler tedavi olsun diye. Eliav burada isyanın lideri Molla Mustafa Barzânîyle görüşmüş, hatta ona Knesset'in yedinci çalışma döneminin başlaması nedeniyle piyasaya sürülen altın bir madalyon hediye etmişti. Kuzey Irak dağlarında yapılan bu görüşme, "İsrail'in, Kürt Devleti ve halkının kalkınması için askerî, ekonomik ve teknik yardım verme isteği" etrafında şekillenmişti." (Cevat Eroğlu, aynı yer)

     "Sözkonusu rapora göre, Zamir, en azından bir kez Barzani'yi Kuzey Irak'taki karargâhında ziyaret etmiş ve ondan Bağdat hükümetine karşı yürü­ tülen saldırı ve sabotajların dozunu artırmasını "rica" etmişti. Bunun yanında, Irak'taki yahudilerin İsrail'e gizlice göç edebilmeleri için de Barzanî'den yardım istenmişti. Bu tür "ricâ"ların hepsi, Barzanî tarafından olumlu karşılanıyor, İsrailliler de her ay düzenli verilen elli bin dolarlık yardımların dışın­ da, ekstra elli binlik "pakef'ler veriyorlardı kürtlere..." (Cevat Eroğlu, a.g.e., s: 84)

     "İsrail'in Kürtlere giderek artan desteğinin en sembolik göstergeleirnden biri, '67 eylülünde kurt hareketinin lideri Molla Mustafa Barzanî'nin İsrail'e yaptığı ziyaretti. Moşe Dayan'a hediye olarak bir Kürt hançeri getiren Barzanî, Yahudi Devleti'nde oldukça sıcak bir biçimde ağırlandı. Bu ziyaretin uyandırdığı yankılar, Kuzey Irak'taki Kürt isyanında İsrail'in parmağının var olduğu gerçeğini siyâsî gündeme taşımaya başladı. 1969 Martında Ker­ kük'teki petrol rafinerilerine düzenlenen saldırının gerçekte İsrailli askerî danışmanlar tarafından planlandığı ve yönetildiği hemen herkesçe biliniyordu. Mısırlı ünlü gazeteci Muhammed Hasaneyn Heykel'in ulaştığı ve açıkladığı bilgilerde, 1971'de Kürdistan'daki israilli subayların İsrail ile düzenli bir telsiz bağlantısı içinde olduklarını ve Irak içindeki istihbarat ve sabotaj faaliyetlerini organize ettiklerini ortaya koydu. İsrail'in Kürtler'le olan ittifakı, dönemin Irak basınında da yoğun biçimde konu edilmişti. Barzanî ikinci olarak 1973 yılında İsrail'i ziyaret etti. Bu ziyaretinde de, ilkinde olduğu gibi, 1950 ortalarında İsrail'e göç etmiş Kürt musevîsi David Gabay'in evinde kalmış, hediye olarak da Moşe Dayan'ın eşi için altın bir kolye getir­ mişti." (Cevat Eroğlu, a.g.e., s: 85-86)

(3)     Burada şunu ifâde etmek isteriz ki, Siyonistlerle bizim aramızdaki tarihi çok eskiye giden bu soğuk harb, bugün bile hâlâ ve daha dehşetli bir sûrette berdevamdır. Bu harbin, kısa söylemek gerekirse üç veçhesi mevcuttur. Şöyle ki:

     a) "İslâmî hareketi, bir muvazaa mantığına oturtarak mahrekinden çıkarmak", Siyonistlerin Türkiye'de oynadıkları en meş'um bir oyundur. İs­ lâm'ın muhtevasını boşaltarak onu muâmelâtsız bir din haline getirip mâbe-

     Bir de şu bilgiyi dikkatlerinize arz edelim: "ABD" 11 Eylül'de New York ve Washington'a düzenlenen ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği kamikaze saldırılarından Usame bin Ladin'i sorumlu tutarken, ABD askeri istihbarat kaynaklan, bu olayın İsrail istihbarat örgütü MOSSAD ile bağlantısı olduğuna dâir açıklamalar yapıyorlardı. Ancak bu konudaki haberlere, ABD Savunma Bakanlığı tarafından derhal ambargo konuldu.

     Adının açıklanmasını istemeyen bir ABD askerî istihbarat yetkilisi, 13 Eylül'de Kanada basınına, detayları ortaya çıkan bir istihbarat notunun, Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon'a düzenlenen saldırıların, MOSSAD bağlantılı olduğuna işaret ettiğine dâir haber sızdırdı. Askerî istihbarat yetkilisi, ABD iç istihbarat notunun (intihar saldırısından) dört hafta önce yayınlandığını ve Amerikan topraklarında, Amerikan çıkarlarına açık terörist saldırılar yoluyla kamuoyunu Filistinli Araplara karşı çevirerek, Filistin'e karşı şiddetli ve büyük ölçekli bir askerî saldırıya yeşil ışık yakılmasına âlet edilmesi tehlikesine işaret eden bilgiler içerdiğini doğruladı.

     11 Eylül saldırısı, uzmanlar tarafından bir terörist grubun tek başına gerçekleştiremeyeceği kadar karmaşık olarak tanımlamıştı. İsrail istihbarat ope­ rasyonları uzmanı David Stern, konuyla ilgili yorumunda, "Bu saldın yüksek seviyede bir askerî dikkat ve gelişmiş istihbarat kaynaklarına ihtiyaç gös­ terir. Ayrıca saldırganların Hava Kuvvetleri tek uçuş operasyonlarım, sivil havayolu uçuş rotahrım ve Washington gibi hassas Amerikan şehirlerine hava saldın taktiklerini çok iyi tanıyor olmaları gerekir." ifadesini kullanırken..." (bkz. Tarih ve Düşünce Dergisi Ekim 2001 tarihli nüsha) de hapsetmek ve zihinlerde onun salâbet ve sağlamlığı hususunda bir şüphe husule getirmek istikametindeki faaliyetler, hep bu plânın bir icabıdır. Her gün televizyonlarda müşâhade edegelmekte olduğumuz bir takım acemî piyonların telkîn ve teşvişleri, bu büyük plânın bir parçasıdır. Bu dehşetli ihanet, İslam Tarihinde emsali asla görülmemiş olan, sinsi bir içten baltalama hareketidir.

     Globalleşen Dünya'da, İslâm'a yeni bir rol biçilmiş, onu, kolunu kanadını kırarak mabede hapsetmek istikâmetinde bir hareket plânlanmıştır ki, "Diyalog" adıyla tezgahlamaktadır.

     b)  Siyonizmin bize karşı icra etmekte olduğu ihanetin ikinci ve ehemmiyetli veçhesi, nüfus meselesidir. İsrail'in müstakbel menfaati bakımından Türkiye'nin artan nüfusundan endişeye kapılanlar, ülkemizde bir "nüfus plânlaması hareketi" başlatmış ve neticelen binde 24 olan nüfus artışını, bugün binde 12 civarına düşürmek başarısını elde etmiştir. Bu hareket için "Rockfeller Vakfı" nın ülkemizde senede, 2 milyar dolar sarf etmekte olduğunu düşünmek bu bâbdaki vahameti kavramak için kâfidir.

     c) Bu soğuk harbin üçüncü veçhesi, ekonomiktir. Bu sahada olup bitenler bilhassa bugün herkesin gözü önünde cereyan etmekte, fakat Türk umûm-i efkârı, bu çöküşün temel sâikini bilmemektedir. Bu hususu kâfî derecede delillendirmek ise bir dipnotun hacmiyle kâbil-i te'lif olmadığı cihetle bu kadarla iktifa ediyoruz.

(4)     Çin kaynaklan, oradaki müslümanların sayısını ittifakla olduğunun çok altında göstermektedir. Gerçi Çin'de ciddî bir nüfus sayımı yapılmış değildir. Ama yukarıda bahsettiğimiz "Boxer" isyanı sebebiyle Çin'e giden Türk heyetinin Sultan Abdülhamid Han'a verdiği rapor, Çin'deki müs-lümanlar ve onların sayıları hakkında şu bilgiyi ihtiva etmektedir:

     "İslâmiyetin Çin'e girişi. Peygamberimizin yakınlarından Ebu Vak- kas'm himmeti ile olmuştur. Çin'de ilk cami, güney Çin'deki Kanton vilâyet merkezinde inşâ edilmiştir. Çin'in kuzeydoğu bölgesindeki Kansu ve Shensi illerinde, yirmi milyondan fazla müslüman vardır. Burası, Doğu Türkistan'a bitişik olduğundan, İslâmiyet'in Çin'de yayılmasına vesîle olmuştur. Çin'in diğer vilâyetlerinde de az çok müslüman mevcuddur. Bazılarına göre, bütün Çin'de elli milyona yakın müslüman olduğu belirtilmektedir." (Taha Toros, Milliyet Gazetesi, 19 haziran 1972, s: 7)

     1900 yılında Çin'in nüfusu beş yüz veya altı yüz milyon civarında tah­ min olunmaktaydı. Bugün Çin'in nüfusu 1.6 milyar olduğuna nazaran, oradaki müslümanların adedini yüzmilyonun üzerinde farzetmek yanlış ol­ maz. Bu rakama tamamı türk ve müslüman olan Doğu Türkistan halkı dâhil değldir. Bunlar Çin ırkından insanlardır.

     Çin milleti, yüzlerce kavim ve kabileye ayrılmıştır. Bunlardan biri de Tunganlar'dır. Tunganlar aynen slav ırkından ayrılmış bir kol olan Boşnak­ lar gibi irken Çinli, fakat dinen kamilen müslümandırlar. Daha ziyâde Çin'in kuzey kısımlarında yaşamakta olmalarına rağmen hemen her tarafta mevcuddurlar. Onlar hakkında kısa bir malumat vermeyi lüzumlu addediyoruz:

     "Pirinç yetiştirmekte ustadırlar. Ticârette de usta ve gayretlidirler. Top­ lumsal işlerini serî mahkemelerde hallederler. Ders ve vaazlarında Çin lisanını kullanırlar. Müderrislerine çok bağlıdırlar. Şeyhleri vardır, ama hafızları yok gibidir. Düğün ve nikâhlarındaki âdetleri hâriç, diğer âdetleri Çinliler gibidir. Düğünlerinde ziyafetlerin başlangıcında, müderrisleri tarafından Kur'ân-ı Kerim'den teberrüken aşr-ı şerif okunur, sonra da şeri­ ata uygun lâzımgelen vaaz ve nasihatta bulunurlar. Tasavvuf ilmine dair «Aynu'l-Hayat, Aynu'l-İlm, Rüşhat-ı Nefahâtü'l-Üns» adlı kitapları vardır. Kitaplarının çoğu yazmadır. Şimdiki kitapları ise basma kitaplardır. Ken­dilerine mahsus harfleri, Arapça levha yazıları vardır. Bu yazıları süslü bir şekilde yazarlar. Bu levha yazıları Kur'ân'dan bir âyet-i kerimeyi gösterir. Her sene hac için Mekke'ye gidenler az değildir. Tunganlar iki fırkadır. Biri büyük camiaya bağlı ehl-i sünnet olan "Dapang" isminde bir makamda hac yaparlar. Bu özelliklerinden dolayı iki fırka daima birbirlerine zıddır. Çin-liler'in Tunganlara itimadları çoktur. Çin Cumhuriyeti'nin ilânında bunların çok yararlıkları görülmüş ve sadıkane hizmetleri mesbuk olmuş bulunduğun­ dan her yerde kendilerine imtiyaz verilmiş ve hatta Pekin'de nezâretlere kadar geçmelerine müsaade bulunulmuştur. Bu halk en kesif Çinliler arasın­ da dahî benliklerini göstermişlerdir. Kendilerine özgü işaretleri vardır. Meselâ ekseriyetle bıyıklarının altlarını makasla keserler. Başlarına takke giyerler, selamlarını yumruk işaretiyle göğüsleri üstünden verirler. Tungan dükkanları üzerinde besmeleyi muhtevi levhalar asılıdır. Asırlardan beri azınlık hayatı yaşayan bu halk dînî inançlarını kaybetmemişlerdir. Her mahallede ibadethaneleri mevcuddur. Arapça okuyanları vardır. Tunganlarda "tarikatçılık" çok ilerlemiştir. Şeyhlere "büyük molla" manasına gelen (da'ahun) derler. Bunların halk üzerinde büyük nüfusları vardır. Bu şeyhlerin bütün masrafları, huzur ve rahatlan müridleri tarafından temin edilir. Arap usulü nezir yaparlar. "Cinnuma" denilen ekmekler zengin evlerinde daima fukara emrinde bulundurulur. Dînî bağlılıkları çok taşkındır. Tungan zenginleri zekat ve sadakalarını kendi aralarında toplayarak çocukları hükümet merkezine gönderirler, Çin mekteplerinde üniversitelerinde okuturlar. (...) Tunganların his ve düşünceleri çok katı ve aynı zamanda kıskançtırlar. Çin­ liler gibi geniş ve serbest düşünmezler. Çinliler rakiplerini başka diyarlara göndermek, yahud hapsetmek ile iktifa ederler. Ancak önemli hâdiselerde ve ayaklanmalarda öldürürler. Fakat Tunganlar rakibi ilk fırsatta imha ve izâle ederler. En ufak bir şüphe Tungan memurlara büyük bir kuşku verir. Bu sert hareketlerinin sebebini ise Tunganlar şöyle izah ederler:

"-Beş yüz milyon bir halkın arasına serpilmiş seksen milyon bir azınlık toplumuyuz. Zulümle ve şiddetle hareket etmeliyiz. Bu hareketimizle Çin­ lilerin kalbinde korku meydana getirmeliyiz ki, varlığımız payidar olsun..."

     Kendilerince mâkul bir sebep olabilir. İçlerinde halîm ruhluları da vardır. Kuzey Tunganları Kalmuklar gibi son derece munistirler. Sedd-i Çin boyunca yayılmış olan bu halk, Kalmuklar gibi sakin bir hayat yaşarlar. Bunlarda da maalesef Çinliler gibi afyon müptelâsı vardır. Çin kanunlarının bütün şiddetli takip ve cezalarına rağmen fırsat buldukça "afyon kaçakçılığı" yaparlar. Kısa ve alçak boylu, fakat çok yürük atlara yükledikleri afyonları şimşek gibi bir taraftan diğer tarafa naklederler. Tunganlar da Türkistan halkı gibi çok iyi binicidirler. Atları çok süslüdür. Hayatı ve zevki severler. Nefis yemeklerden, temiz giyinmeden, iyi atlara binmekten zevk duyarlar. Kendilerine mahsus çok süslü arabaları vardır. Tunganların zengin ve hayır cemiyetleri vardır. Bu cemiyetler vasıtasıyla fakir ve muhtaç olan Tunganlara yardım edilir, yetim çocukları okutulur, parasız tedavileri yapılır. Benlik gururları çok yüksek olan, inkılapçı Tunganlar arasında, kısacası kuvvetli bir birlik ve bağlılık duygusu hâkimdir. (İsmail Cengiz, Hızır Bek. Gayretullah, "Çin'de Müslümanlar", Risale-Dış Politika )

(5)     Hindistan'da müslümanların ayrılıp "Pakistan" adıyla bir devlet kurduğu hengâmda bu ülkenin dâhilinde dağınık olarak seksen milyon müslüman kalmıştı. Bu rakam aradan geçen altmış sene zarfında üçyüz milyona yükselmiştir. Aynı şekilde Pakistan da Hindistan'dan ayrıldığında yüzon mil­ yonluk bir müslüman devletti. Fakat o zaman bugünkü Bangaldeş'i de ihtiva ediyordu. Sonradan Bangaldeş ayrılıp müstakil bir devlet haline geldi.

     Bugün Bangaldeş'in nüfusu tamamen müslüman olmak şartıyla yüzyir- mi milyondur. Pakistan'ın nüfusu ise Bangaldeş'in ayrılmasıyla eksilen nüfusu yeniden yüzon milyona yükseltmiştir. Bir topluluğun âlemşümul bir rol ideolojiyle birlikte nüfusunda ne büyük bir ehemmiyet taşıdığını oy­ nayabilmesi için anlayabilmek için biraz ileride Türkiye'nin geleceği ile il­gili olarak serdettiğimiz fikirler muvacehesinde dikkat edilirse Âlem-i İs­lâm'ın da büyük bir istikbâle namzed olduğu kolayca anlaşılır.

(6)     Tafsilât için Bakınız: Cevat Eroğlu, a.g.e., s: 64 vd.

 
Ana Sayfa - Terceme-i Hal - Garip Duygular - Şiirler - Misafir Defteri - İrtibat