Sultan Vahideddin ve Osmanoğullarına Karşı Son Haçlı Seferi | Kadir Mısıroğlu Makaleleri
 
ANA SAYFA
HAYAT HİKÂYESİ
GARİP DUYGULAR
ŞİİRLER
YAZILAR
MİSAFİR DEFTERİ
İRTİBAT
 
 
Efendimiz(s.a.v)'in Muhtasar Hayatı
 
 

Tavsiye Ettiğim Kitaplar

Değerlendirme Makalesiyle
 
 
 
(Cennet-mekan) Sultan Vahideddin
Hakkında Yeni Bir İddia ve İftira Curcunası


     Durup dururken eski başbakanlardan Bülent Ecevit 'in 16 Temmuz 2005 tarihli Zaman Gazetesi'nde “Sultan Vahideddin merhûmun hâin (!) olmadığı” hakkında bir beyânâtı haber sûretinde yer aldı. (1) Böyle bir söz, ilk defa vârid oluyormuşcasına bir hayret, infiâl ve münâkaşa zemini oluşturdu. İhtimal bu değerlendirmenin, kendisinden beklenmesi muhtemel olmayan bir şahıstan sâdır olması dolayısıyla yazılı basında ve televizyonlarda bir iftira curcunası başlatıldı. Seksen küsûr yıldan beri devam edegelen isnâd ve iftiralar, bir kırık plâk gibi bir çok din ve tarih düşmanı kalem tarafından merhûma salvo hâlinde yeniden bir hücum için vesîle ittihaz edildi. Bunlarda yeni hiçbir şey yoktu. Bu eski iddialar ise, tarafımızdan tam kırk sene evvel “Sarıklı Mücâhidler” isimli eserimizde cevaplandırılmış (2) ve orada bu iddiaların hiçbirinin geçerliliğinin olmadığı sayısız delille isbat edilmişken, bir çok devrimbaz yazar, verilmiş olan cevapları duymamışcasına hareket ederek eski iddiaları çiğnenmiş bir sakız hâline getirircesine tekrarlamak bayağılığından kurtulamamışlardır. Bunları ibret ve dehşetle seyrettik. Seyretmekle de kalmayarak radyo ve televizyonlarda –sâhib olabildiğimiz imkânlar nisbetinde- tekrâren cevaplandırdık. (3)

     Tabiatıyla bu arada Türk basınında bazı insaf ehli kalemlerin de bir kısım hakşinas yazılarının yayınlandığını itiraf etmeliyiz. Fakat kaahir ekseriyet, iftirayı câhilâne, basmakalıp ve mesnedsiz iddialarla körüklemişlerdir. Bunların cevabı, bir çok vesile ile ve defaatle verilmiş olduğu cihetle biz, bu iftira kampanyası dolayısıyla ortaya çıkan “sarhoş kusmuğu” ndan farksız bir hezeyânı burada bir nebze tahlîl etmek istiyoruz. O da “Haftalık” isimli magazin dergisinin 23-29 Ağustos 2005 tarih ve 124 sayılı nüshasında “Haftalık-Özel Haber” başlığı altında sansasyanel bir sûrette “Vahdeddin, Gizli Belgeleri İngilizler'e Nasıl Uçurdu?” serlevhasıyla yayınlanmış olan yarı haber, yarı röportaj mâhiyetindeki yazıdır.

     Bu haber ve röportaj, Yardımcı Doç. Dr. Orhan Çekiç isimli nâmâlum bir yazarcığa ve O'nun “İmparatorluktan Cumhûriyete” isimli eserciğine istinâden ortaya konulmuş olduğu bildirilmektedir. Yardımcı Doç. Dr. Orhan Çekiç , Maltepe Üniversitesi'nde öğretim üyesiymiş ve otuz yıldan beri de(!.) cumhuriyet tarihiyle ilgili araştırmalar yapıyormuş. Mâşaallah çok keskin bir araştırmacı olmalı ki, otuz senedir yardımcı doçentlikten doçentliğe bile yükselememiş. Bu keyfiyetin bir mânâsı da onun lisan bilmediğidir. Esâsen bu keyfiyet dikkat edilince bahsi geçen yazıdan da anlaşılmaktadır. Zira kendisiyle yapılan röportajda;

     “ - Bu belgelere nasıl ulaştınız” suâline şu cevabı vermektedir:

     “ - Bunlara doğrudan ulaşan kişi ben değilim. Orjinalleri ilk kez kullanan kişi Prof. Dr. Salâhî Sonyel , kırk yıl önce İngiltere'de yazdığı doktora tezinde bu belgeleri kullanmıştır.” demektedir. Bu demektir ki O, mevzuubahs olan raporları İngiliz Arşivi'nde bizzat çalışarak temin etmiş değildir. Onları başka bir kitaptan aktarmış bulunmaktadır. Hem de o eser yayınlandıktan kırk yıl sonra!.

     “Vesika” sıfatıyla adlandırdığın bir kısım istihbarat raporlarını kırk sene evvel yayınlanmış bir eserden iktibas edip alacaksın, sonra bunların “ İngiliz İstihbaratı'nın müsaadesiyle ” (!.) yayınlandığını iddia edeceksin?! Bu demektir ki mâhud yazı-röportaj, daha takdiminde görülen bu yalanla başlamaktadır!.

     Peki, bu Salâhî Sonyel kimdir? Doktora tezinin adı-sanı nedir? Nerde ve ne zaman yayınlanmıştır? Vesikalar(!.) onun kaçıncı sahifelerinde yer almıştır?! Bu husus bildirilmemektedir. Biz de bilmiyoruz.

     Ancak şunu söyleyelim ki, İngiliz resmî belgelerinin saklandığı Public Record Office'deki Sultan Vahideddin 'e âid dosyanın bütün muhtevâsı elimizde mevcuddur. Onlar arasında bu “otuz yıllık araştırmacı Yard. Doçent” in bahsettiği vesikalar nevcud değildir.

     Diyelim ki, biz o dosyayı takrîben otuz beş sene önce tetkîk edip oradaki vesikaların fotokopisini almış bulunduğumuza nazaran bunlar daha önceden mevcudmuşlar. Çünkü yardımcı doçentin atıf yaptığı Salâhî Sonyel 'in meçhul doktora tezi ifşaatçının ifadesine nazaran kırk yıl evvel basılmış olduğu cihetle, bizim tetkimizden evvel bu vesîkalar orada mevcut olabilir ve sonra da çıkarılmış bulunabilir. Bu takdirde onlara İngilizler'in de itibar etmeyerek bu vesâik denilen hayal mahsûlü ajan raporlarını oradan çıkarmış olmaları ihtimâli akla gelebilir. Bu husûsun anlaşılabilmesi için Salâhî Sonyel 'in eserinin referansı bildirilmesi lâzım gelirdi. Umûmiyetle şuradan buradan aşırmayla kitap yazanlar hep böyle yapar ve aşırma yaptıkları kaynakları sarih bir sûrette zikretmezler.

     Diğer taraftan Record Office'de muhafaza edilen vesâikin aslı bizim yazıyla (Osmanlıca olarak) mevcud olmak gerekirdi. Bu takdirde ise o da ingilizce tercümesiyle birlikte muhâfaza edilmiş olması îcâb ederdi. Orada usûl budur. Bizim elimizde aynı yerden elde edilmiş bir çok vesikanın beraberinde onun osmanlıca aslı mevcuddur. Bunları her isteyene gösterebiliriz. Bunların bazılarını da Sultan Vahideddin 'le ilgili izahlarımızda kullanmış bulunmaktayız.

     Bahsi geçen yazıda yer alan ilk yalan şudur:

     Derginin kapağında “Belgeleri, İngiltere Devlet Arşivleri'nin izniyle yayınlıyoruz.” ibaresi yer almaktadır. Bu fiilî ve ilmî gerçeklere aykırı bir beyândır. Zîra bir kere Record Office'e konulan ve böylece herkesin tetkîkine âmâde kılınan her vesîkadan kopya almak ve onları yayınlamak izne bağlı değildir. Bunu şimdiye kadar izin almadan pek çok kimse yapmıştır. Yazar, bu vesika dediği ajan raporlarını umûma açıklanmadan önce resmî şahıslardan temin etmiş olsaydı, ancak o takdirde bir müsaade almak külfetiyle karşı karşıya olabilirdi. O, bunları yayınlanmış bir eserden aktardığına göre “ müsaade ” sözü neden uydurulmuştur? Elbette ki; bu yazarcığın yaptığı işin basit aşırma değil de çok mühim bir çalışma (!.) olduğu vehmini hâsıl etmek için!.

     Bütün bu söylediklerimizden daha fecî olarak nakledilen ajan raporları vesîlesiyle verilen izahât, hiçbir kaynağa istinad ettirilememektedir. Üstelik mesel⠓…. Yusuf Kemal heyecanla bu heyetin tüm Türkiye adına görüşmeler yapmaya yetkili olduğunu ilân etmesi için Sultan 'la görüşmesi gerektiğini anlatırken seksen küsur yaşındaki Tevfik Paşa , türk kahvesinden ağır ağır yudumlar çekerek dinlemektedir.” tarzında ancak bir görgü şâhidinin ifâde edebileceği pek çok teferruatı nakletmektedir. Yazı baştan başa bu üslûb ile, yani roman stiline uygun bir sûrette kaleme alınmış bulunmaktadır. Halbuki yardımcı doçentin bahsettiği heyetin başkanı Yusuf Kemal Tengirşenk “Vatan Hizmetinde” adını taşıyan bir hâtırât yayınlamış bulunmaktadır.

     Tuhafı şu ki, bu hâtırâtta bahsettiği heyetin faaliyetleriyle ilgili olarak “Hâriciye Vekili Olarak Avrupa'ya Gidişim” serlevhası altında yirmibeş sayfalık bir tafsilât (4) verildiği hâlde, yardımcı doçentin tırnak içinde Yusuf Kemâl 'e atfettiği sözlerden orada bir kelime bile bulmak mümkün değildir. Bu nasıl tarihçiliktir ki, koskoca bir makalede bir tek kaynağa atıfta bulunmadan çeşitli şahıslara, çeşitli sözler söyletilebilmektedir. Bu ancak bir romanda olabilir. O Yusuf Kemal ki, nâmuskârlığı, 31 Mart Vak'ası'nı tahkîk için Adliye Vekâleti'nde kurulan bir heyete başkanlık etmesi dolayısıyla, “Bu vâkıalar bende 31 Mart İsyanı'nınAbdülhamid 'in eseri olmadığını, bunun İttihatçılardan iktidarı almak için yapılmış bir tertib olduğu kanaatini hâsıl etmiştir.” demesiyle sâbittir. (5)

     Yaşadığı vak'alar dolayısıyla da teferruât nakletmesine sıra gelince 1921 tarihli Moskova Muâhedesi'ni imzalamasından bahsederken “İçimden kaç defa âh benim Nazlı'm(Nazlı, O'nun hanımıdır) da şimdi benimle beraber olsaydı derdim.” ifâdesine yer vermiş bulunmaktadır. (6)

     Muâhede imzalamak gibi ciddî bir işle meşgûlken içindeki tahassürü böylece ortaya koyan bir siyâset adamı, acaba neden yardımcı doçentin naklettiği sayfalar dolusu beyânın hiçbirine yer vermemiştir. Yer vermemiştir, çünkü bunlar olmamıştır. Onları yardımcı doçent yazarcık kendi hayal hânesinden îcâd etmiş bulunmaktadır. Yusuf Kemâl Bey 'in bahsi geçen hatıratı ile yardımcı doçentin beyanlarını karşılaştırınca bir alay detayın uydurulmuş bulunduğu ve bu uydurmalara da zannî bir kısım kıymet hükümlerinin istinâd ettirildiği kolayca anlaşılıyor.

     Peki bu defa şu suâli soralım:

     “Kimdir bu Yard. Doç. Dr. Orhan Çekiç denilen otuz yıllık (!.) araştırma yazar?!.”

     Bunu öğrenmek için yardımcı doçentin “ İmparatorluk'dan Cumhûriyet'e ” isimli magazin türü kitabına bakıyoruz. Bunun daha ilk sayfalarında başka bir yayını dolayısıyla aldığı mektuplar sergilenmektedir. Bunlar da kendisine hitâb şöyledir:

“Sayın Orhan Çekiç
Moda Lions Klübü Derneği
Atatürk Komitesi Başkanı
İSTANBUL”

     Demek ki; yardımcı doçent hem Lions Klübü mensubu hem de Atatürkçü imiş. Sadece bu iki sıfat bile onun hüviyetini, zihniyetini yani dünya görüşünü, tâkib etmekte olduğu maksadı ve uydurduğu yalanların sâikini (özel sebebini) anlamaya kifâyet eder sanırız. Bir de kendisini ilmî (!.) çalışmalarından dolayı tebrik edip takdirkâr mektuplar gönderenlerin isimlerini söyleyelim ki onun hüviyeti daha iyi anlaşılsın:

     Süleyman Demirel, Yekta Güngör Özden , v.s.

     Buraya kadar söylediklerimizi okuyanlar:

     “-Yâhu bu yardımcı doçentin Sultan Vahideddin 'e –hâşâ- casusluk isnad eden iddiasının dayandığı vak'a nedir?” diyeceklerdir. Kısaca anlatalım:

     Yusuf Kemal (Tengirşenk) , Büyük Millet Meclisi'nden aldığı selâhiyete istinâden sulh görüşmeleri yapmak üzere, Dış İşleri Bakanlığı Siyasî İşler Müdürü Hikmet (Bayur) , Husûsî Kalem Müdür Vekili Ferid , Genelkurmay Başkanlığı'ndan Binbaşı Tevfik ve ismi belirtilmeyen iki kâtipten ibaret bir heyetin başkanı olarak 1922 senesi Şubat başlarında Londra'ya gitmek üzere yola çıkmıştır.

     Heyet, önce İstanbul'a gelir ve Sultan Vahideddin 'le görüşerek O'ndan Türkiye'yi temsil salâhiyetinin sadece Büyük Millet Meclisi'ne âid olduğuna dâir bir beyân istihsal etmek ister. Bu heyet, Sadrazam Tevfik Paşa , Hâriciye Nâzırı Ahmed İzzet Paşa vs. ile görüştükten ve onların tasvîbini aldıktan sonra padişah tarafından kabul edilir. Yusuf Kemâl Bey 'in ifadesine göre Sultan Vahideddin bu talebe hiçbir cevap vermez ve maksad hâsıl olmaz. Buna rağmen Londra'ya, İstanbul Hükûmeti de Hâriciye Nâzırı Ahmed İzzet Paşa riyâsetinde bir başka heyet gönderir. Yardımcı doçent, bu keyfiyeti Sultan Vahideddin 'in Ankara'daki Millî Hükûmeti tanımak istemediği yolunda yorumlamaktadır. Halbuki heyetin başkanı Yusuf Kemâl Bey de bu ikiliği doğru bulmamakla beraber bunun sebebini Sadrazam Tevfik Paşa 'ya sorduğunda, O'nun “İngiltere ve Fransa komiserleri böyle istediler.” karşılığını verdiğini nakletmektedir. (7) Unutmamak gerekir ki, o sırada İstanbul, işgal altındadır.

     Heyet, Marsilya tarîkıyla hareket edip önce Paris'e ve oradan da Londra'ya ulaşır.

     Gûyâ heyet, İstanbul'daki görüşmeleri icrâ ederken bu heyetteki altı kişiden biri olan Kâtip Kemâl Bey, ( Yusuf Kemâl Bey böyle birinden bahsetmemektedir) kayınpederinin evinde kalmış. Heyetin gizli evrâkı da başkanın yanında olmayıp bu kâtibin muhâfazasındaymış. Kâtip, bu derecede ehemmiyetli vesîkaları kayınpederinin evine valizle bıraktıktan sonra iki gün o eve uğramamış. Şimdi yazarcığı dinleyelim:

     “Durumdan bir şekilde haberdar olan Vahideddin'in hafiyeleri bir gece gizlice eve süzülür. Valizi alıp kayıplara karışır. İçindeki altı adet gizli belgenin fotoğrafını çekip daha sonra çaktırmadan eve bırakırlar. Bu kopyalar ise 6 Mart 1922 günü Vahideddin'in emektar bir mâbeyncisi ile İngiltere Yüksek Komiserliği baş tercümanına gönderilir.”

     Peki, bunu kim söylüyor? Belli değildir. Evrâkın kopyasının alındığı ve bu kopyaların Sultan Vahideddin tarafından İngilizler'e gönderildiği iddiası İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri'nin Londra'ya yazdığı raporda “bunların kendisine Sultan Vahideddin tarafından gönderilmiş olduğu” tarzındaki bir beyana dayandırılmaktadır. Yani şahs-ı âhardan vârid olan bir sözle, üstelik o da işgalci düşmanın bir memuru, Sultan Vahideddin itham olunmaktadır. Allah'dan korkmayanlar ve insan haklarına saygıdan nasibi olmayanlar böyle uluorta iddiaları kolaylıkla ortaya atarlar. Be hey yardımcı doçent! Sen bir padişahı “casusluk!..” gibi çirkin bir fiille itham ederken O'nun düşmanından sâdır olan bir beyana güvenip itimad etmek için ne derecede mantık fukarası olman gerekir, var kendin düşün! Tabiî bu suâl de seni iyi niyetli kabul etmek şartıyla vâkî olabilir. Yoksa sû-i niyetin yazının bütününe âid her satırda bir sarhoş kusmuğu iğrençliği ile zâhirken belki bu suâlin tevcihine bile lâyık ve müstehak değilsin!..

     Buna istihbaratta dezenformasyon, yani yanlış bilgilendirme derler. Bunu da, bu yanlış bilgilendirmede menfaati olanlardan başkası yapmaz! Bu, selîm muhâkeme ve inkılâb yobazlığı ile selâmet-i zihniyesi bozulmamış insanların kabulde tereddüd etmeyeceği bir gerçektir. Sen bunu da anlamazsın! Fakat okuyucuların bu husûstaki mantık sakatlığını kavramaları için burada bizzat yaşadığım bir vak'ayı nakletmek isterim:

     Bundan otuzbeş sene evvel Eskişehir'de İrfan Özaydınlı nâm müteveffânın cellâdlarınca muhâkeme olunurken, ortaya Almanya'dan bana gönderilmiş bir mektup çıkmıştı. Bu mektup elime geçmeden derdest olunup istihbârât tarafından askerî mahkemeye gönderilmişti. O mektupta Ahmed Çakır isimli Almanya'da çalışmakta olan bir vatandaş, bana muhâkeme mevzuu olan konferansın bantını nasıl orada yayıp dinlettiğini anlatıyordu. Askerî savcı bunu benim aleyhimde bir delil olarak kullanıyor ve beni M. Kemal Paşa aleyhine verilmiş olan bir konferansın bantını Avrupa'da düzenli ve teşkilâtlı bir sûrette Türk işçilerine dinletmiş olduğum yolunda itham ediyordu. Ben bu itham karşısında demiştim ki:

     “-Mektubu göndereni tanımam!.. Bu mektuba da burada muttalî oldum. Sayın savcı bununla beni itham etmek istiyorduysa mektubun elime geçmesi engellenmemeli ve benim vereceğim cevab beklenilmeliydi. Cevâbım kullanılarak ben itham olunabilirdim. Meçhûl bir şahsın (isterse mâlum olsun) ifadesiyle itham olunmam sadece hukûka değil, akla ve mantığa da muğâyirdir. Ben şimdi bir tertible, sayın mahkeme reisine bir mektup gönderttirsem, o mektupta «tâlimâtınız üzere bombayı şuraya yerleştirdik, falan işi şöyle yaptık» tarzında beyanlar olsa, onunla şu mahkeme reisini itham etmek ne kadar mâkulse benim de bu mektupla itham edilmem o kadar mâkuldür.”

     Aynen bu misalde olduğu gibi bir ingilizin kendi hükümetine “bunları bana Vahideddin gönderdi” demesiyle Sultan Vahideddin 'in itham edilmesi de aynı derecede çürük bir mantık sefâletidir. Çünkü onu ingilize ulaştıran ajan, asıl göndereni setrederek bir başkasının ismini verse, ingiliz bunu nereden bilecek?! Unutmamak gerekir ki; istihbarat işinde düşmanı yanıltmak başarıya götüren en esaslı âmildir.

     Bunun bir dezenformasyon olduğunu anlamak için bir vesika diye sunulan ajan raporlarının muhtevalarına bakmak lâzımdır. Büyük Taarruz'la ilgili verilen bilgiler yanlış ve yanıltıcıdır. Kaldı ki, İngilizler'in bunu öğrenmesi zor da değildir. Bu yardımcı doçente şunu söyleyelim ki, İngilizler'in:

     “-Kuvva-yı Milliye'ye kat'iyyen müdâhale etmeyeceklerine dâir Ali Fuad Paşa vâsıtasıyla teminât verdikleri, bu teminatın Eskişehir Havâlisi'ndeki İngiliz kuvvetleri komutanı General Salliklat 'ın imzasını taşıdığı, hatta oradaki kuvvetlerini geriye çekerlerse Kuvva-yı Milliyecilerin memnun olup olmayacaklarını sormaları ve müsbet cevab almaları üzerine İngilizler'in bu kuvvetleri, önce Merzifon'a sonra da Samsun'a çekmiş bulundukları Mustafa Kemal Paşa 'nın Nutkunun vesikalar kısmında Ali Fuad Paşa 'nın gönderdiği bir yazıyla sabitken (8) İngilizler'in bu vesîka diye takdim edilen ajan raporlarındaki bilgilerden daha fazlasına sahip bulunduklarını kavramak için acaba otuz senelik araştırmacı yardımcı doçent mi olmak gerekir?!

     Bu ajan raporlarında onun dezenformasyon olduğuna dâir kanaati takviye eden en ehemmiyetli nokta Ankara Hükümeti'nin Ruslar'la münâsebetine dâir beyanlardır. Hoş, yardımcı doçent bu husustaki gerçekleri de karakûşî bir hükümle bir hayli değiştirmektedir. Rus yardımının miktarı vs. hakkındaki bilgiler gibi… Fakat bunlar hâiz-i ehemmiyet değildir. Mühim olan o zaman komünizm ve Ruslar'dan nefret eden İngilizler'i onlardan gelecek bir yardımla tehdid edip gözdağı vermek olduğu anlaşılmaktadır. Bundan doğacak menfaatin ise, Ankara Hükümeti'ne râci olduğu her türlü izahtan vârestedir. Bu, Sultan Vahideddin 'in ne işine yarayacak ki, bu bilgiyi İngilizler'e ulaştırsın!?.

     Mâlum olduğu üzere M. Kemal Paşa daha İstanbul'dan ayrılmadan Pera Palas'ta Bolşeviklerin adamı olan Albay İlyaçef 'le görüşmüş, bilâhare Havza'da Albay Bubiyeni ile de görüşerek Ruslar'la sıcak temas imkânı aramıştır. Bundan tabiî bir şey olamaz. O yardım gelecek herkesle teşrik-i mesâî mecbûriyetinde değil miydi? Siyâset bunu îcâb ettirmiyor muydu? Ancak İngilizler'in bu münâsebetten rahatsız olarak Batum çıkartmasını yaptıkları bütün kaynakların şehâdetiyle sâbit değil midir?! Şu hâlde Ankara'nın Ruslar'la sıcak temasta bulunduğu yolundaki bilgilerle İngilizler'i korkutmak ve bu sûretle Yunan'a sağlanacak desteği bertaraf etmek Sultan Vahideddin 'den önce Mustafa Kemal 'in işine gelen bir keyfiyet değil midir?!

     Bütün Kemalist kalemler, Sultan Vahideddin 'i İngilizlerle beraber göstermek yanlışında müttefik olduklarına göre, bu durum onlar için bir tezad teşkil etmez mi?

     Bu vesileyle Sultan Vahideddin 'in İngilizleri oyalamak istikaametindeki hareketlerini mesned ittihaz ederek O'nu İngiliz taraftarlığıyla itham edenlerin ne denli bir mantık tezadı içinde olduğunu anlamak için, bir tek noktaya işâret edelim:

     Sultan Vahideddin , 17 Kasım 1922'de vatan-ı azîzini terketmiştir. Halbuki M. Kemal Paşa' nın tehditlerle gerçekleştirdiği (9) saltanatın ilgası tarihi 1 Kasım 1922'dir.

     Osmanlı Devleti için “ ebediyen münkariz ” olmuş yani ortadan kaldırılmış olduğuna dâir bir kaanun çıktıktan sonra Sultan Vahideddin onların iddia ettiği gibi İngilizlerle beraber hareket etmiş olsaydı çekilip gitmek yerine İngiliz desteğiyle bu kararı tanımama yoluna gitmesi gerekmez miydi?! Bu takdirde meşhur Napolyon 'un ifâdesiyle, “Tek başına bir imparatorluğa bedel olan” İstanbul'u, M. Kemâl Paşa ve taraftarları Sultan Vahideddin 'in elinden nasıl alabileceklerdi?!

     Bilindiği üzere:

     “- Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri! ” ta'limâtının bir ikincisi de vardı. O da Trakya'ya geçmekti. O sırada Çanakkale Boğazı, İngiliz işgâli altında bulunduğundan bu yapılamamıştır. Mantîkan, ikincisi olmayan bir şeyden “ ilk ” tavsîfiyle bahsedilemeyeceği bir bedâhettir.

     Ajan raporlarını vesika kabul ederek sansasyon peşinde koşanlar, cehâletlerini böyle Sultan Vahideddin düşmanlığı ve M. Kemal Paşa taraftarlığı ile setredegelmişlerdir. Bu yardımcı doçent, artık çoğu câhil kimseler için bir yükselme vasıtası hâline getirilmiş bulunan M. Kemal Paşa taraftarlığının sağlayacağı faydayı daha evvel keşfetmiş olsaydı, çoktan profesör olurdu. Nitekim böyle süratli yükselen emsalleri de az değildir.

     Bu ajan raporlarının muhtevâlarını ve bu mesnedsiz yazının sansasyonel iddialarını doğrusu cevaplamaya değer bulmadığımızı, her şeyden evvel ifade etmemiz gerekirdi. Fakat bizi internetten takip eden bazı dostlarımızın ısrarlı talepleri üzerine istemeye istemeye bir cevap vermeyi düşünür ve bu hususta mütekâsil (ağırdan davranan) davranırken yardımcı doçentin ikinci bir hezeyanına daha şâhid olmak bedbahtlığına uğramış bulunmaktayız. O da adı geçen derginin bir sonraki haftasında Sultan Vahideddin merhumun yeğenleri tarafından M. Kemal Paşa 'ya bir sûikasd plânladıkları yolundaki iftirâdır.

     Bu da; yine ajan raporlarına müstenid, “Atatürk 1938'de ölmeseydi, Vahdeddin'in yeğeni tarafından öldürülecekti.” serlevhalı yazı ile ortaya atılmıştır. Bu yazıda ele alınan bir kısım ajan raporları da aynı sansasyonel roman muhtevâsıyla okuyuculara takdim edilmiştir. Halbuki bunlar takrîben otuz sene evvel hem de yüksek tirajlı bir türk gazetesinde ve hem de daha mufassal bir sûrette Nuyan Yiğit ismini kullanan bir ermeni tarafından yayınlanmıştı. O ajan raporlarındaki saçma-sapan iddiâların o zaman ortaya atılma sebebi şuydu: 1974 yılında TBMM'de bir umûmî af görüşmesi mevcuddu. Çıkacak olan kaanunla Osmanlı Hânedânı mensuplarının da o kaanunun şümûlüne sokularak Türkiye'ye getirilmeleri isteniyordu. Bunu önlemek için Hürriyet Gazetesi (10) onlardan bazılarının M. Kemal Paşa 'ya karşı bir sûikasd düşündüklerine dâir yine bu yardımcı doçentin yaptığı gibi sansasyonel bir tefrika yayınlanmıştı. (11) Bu satırların yazarı da mahud 163. maddeden dört, 5816 sayılı M. Kemal Paşa hakkındaki kanundan da üç olmak üzere cem'an yedi seneye mahkûm bulunuyordu. Bu mahkûmiyet dolayısıyla eli-kolu bağlı olmasına rağmen Millî Gazete 'de bu tefrikanın yanlışlarına cevap vermiş, saçmalıklarını göstermiş ve bilâhare yayınladığı “Osmanoğulları'nın Dramı” isimli esere bu yazıları “Osmanoğullarına Karşı Son Haçlı Taarruzu” ismiyle dercetmişti.

     Şimdi, otuz senelik araştırmacı yardımcı doçentin şu M. Kemal Paşa 'ya sûikast meselesi için istinad ettiği ajan raporlarının daha mufassal bir sûrette yer aldığı mâhud tefrikaya verilmiş olan cevapları dikkatlerinize arz etmek istiyoruz. Böylece o cevablarla artık yuttuğu herze bardağı taşırmış olan bu otuz senelik(!.) araştırmacı yazar da hak ettiği karşılığı almış olacaktır. Ancak, otuz senelik araştırmacı(!.) yardımcı doçent orada mevzuubahs edilen ajan raporlarından kargaların bile güleceği bâriz mantık ve bilgi yanlışlarına mâkes olan bazı vesâiki, kasden mevzubahs etmediği, cevabımızdaki iktibaslarla görülecektir. Bu ifâdemizden onun bilgilerini bir mantık çerçevesine oturtmak yolunda bir gayret sahibi bulunduğumuz anlaşılmamalıdır.

     Zira onun bu ikinci yazısı da mutlaka bir görgü şahidine istinâd ettirmek lâzım gelen bir alay teferruât(delilsiz yani kaynak gösterilmeksizin) ihtivâ etmektedir. Bunlar da hiç şüphesiz onun hayalhânesinin mahsûlüdür ve bu itibarla cevaba değmez. Bununla beraber Sultan Vahideddin -eski ve bu yardımcı doçentle Emin Çölaşan misâli yeni- düşmanlarının ilmî, fikrî ve mantıkî hacâletlerini göstermek ve bunların topuna birden tekrar bir cevap teşkil etmek üzere buyurun otuz sene evvelki cevabımızı birlikte okuyalım. (12)

 

OSMANOĞULLARI'NA KARŞI SON HAÇLI TAARRUZU

     Osmanoğulları'nı vatanlarına kavuşturacak bir kaanunî değişikliğin mevzuubahs edildiği ve bunun gerçekleşebileceğine dâir kuvvetli ümidler belirdiği sırada, Türk basını da bu mes'eleye bigâne kalmamış bir çok değerli makale yazılıp yayınlanmıştı. Şâyân-ı memnuniyettir ki, bu yazıların hemen hemen hepsi de onların lehinde idi. (13) Bu hükmün bir tek istisnası vardı. O da Hürriyet Gazetesi'nde “Osmanoğulları'nın Son Oyunu” serlevhası ve Nuyan Yiğit imzasıyla neşredilen yazı serisidir. Ancak bu yazılar o kadar acemice sahnelenmiştir ki; güya gizli kalmış bir hakikat ispat ediliyormuş gibi ortaya atılan iddiaların yanlışlarını sayıp dökmek -âdeta- imkânsızdır. Bu sebepledir ki, biz, okuyucularımızın sabırlarını tüketmemek ve kıymetli vakitlerini israf etmemek için bunlardan sâdece ehemmiyetli gördüklerimize temas edeceğiz. Kıymet hükümlerindeki hatalar bir tarafa, ilmî ve tarihî bakımdan pek çok yanlış ihtivâ eden bu tefrikanın ortaya çıkmasına âmil olan gerçek saik ve sebepleri de okuyucularımızın ferasetlerine havale eden imâ ve işaretlerle ele alacağız. Mâhud tefrikanın daha kimlerin Hanedan mensubu sayılabileceğini bile bilmeyen ve ismiyle bir ermeni olduğu intibaını uyandıran bu acemi araştırıcısının bir takım düzme ajan raporlarını tarihe mesned olacak ciddî vesikalarmış gibi göstermek istemesindeki garabet ve cehaleti tebarüz ettirmeden önce mes'eleyi târih ilmî bakımdan ve her şeyden önce “usul” itibâriyle ele almak istiyoruz.”

     USÛL :

     Mâhud tefrikanın başlamasından bir gün evvel gazetenin adıyla imzalanan bir yazıda: “Gazetecinin asıl ödevi haber bulmaktır. Ancak “haber” her zaman tekrar ettiğimiz gibi günlük olayları okuyucuya iletmek değildir. Bugünün gazetecisi, artık olayları derinliğine, genişliğine inceleyebilen, bilinmeyenleri ortaya çıkarabilen, gerekirse hattâ tarihi karıştıran, olayları, küflenmiş, gizli belgelerden, tozlu arşivlerden sökebilen adamdır.

     Londra temsilcimiz Nuyan Yiğit , işte bunu yaptı. Büyük Atatürk 'e karşı hazırlanmış, fakat meçhul kalmış bir suikast tertibini, arşivleri inceleye inceleye öğrendi ve yazdı” denilmekte ve müteakiben de bir gün sonra yayınlanacak olan tefrikanın bir hülâsası verilmektedir. (14)

     Bu takdimde açıkça görüldüğü üzere neşredileceğinden bahsedilen “Osmanlılar'ın Son Oyunu” isimli tefrika bir nevî “Târihî Araştırma” olarak tavsif ve takdim olunmaktadır. Halbuki bugün tarih de âdeta bir laboratuar ilmî haline gelmiştir. Onun da gerçekleri ortaya çıkarmak için kendine mahsus bir takım ispat usûlleri vardır.

     Kısaca söylemek gerekirse, ele geçen vesikaların sıhhat derecelerini araştırmak ve bu vesikaları icabında başkalarıyla mukayese ve kontrol etmek gibi prensiplere riâyet etmeksizin sıhhatli bir araştırma yapılamaz. Şuradan veya buradan ele geçmiş herhangi bir vesikayı kâfâ telâkki ederek işe koyulmak ve sâdece bunlarla ihticâc etmek araştırıcıyı çok defa yanlış neticelere götürür. Hele bu vesikalar, haber kaynaklan meşkûk ve -bilhassa- kontrol imkânından mahrum bir takım ajan raporları olursa, onlara sadece bir ihtimal belirtmekten öteye ehemmiyet atfetmek imkânsızdır.

     Üstelik bu raporlar, bir vesika olarak telâkki olunsalar bile, bunlar, muhtevâlarıyla ilzâm olunmak istenen kimselerden sâdır olmadıkları cihetle ancak bir nevî hukuktaki “beyyine başlangıcı” gibi kabul olunabilirler. İleride görüleceği üzere acemi bir araştırıcı olduğu yazılarının muhtevasındaki çeşitli sakatlıklarla aşikâr bulunan Nuyan Yiğit İngiliz Entellicans'ına mensup casusların tanzim ettikleri raporlardan bu entellicans hakkında değil de Osmanlılar hakkında son derecede garip hükümler çıkarmaktadır.

     Bu sûretle gerçek bir araştırıcının hiç bir zaman başvurmayacağı sakîm bir yol tutmuştur. Gerçekten dercedilen vesikalar arasında Osmanlı Hânedanı'na mensup herhangi bir kimseden sâdır olmuş en küçük bir vesika mevcut değildir. Muhakkak ki; böyle büyük bir iddia ile ortaya çıkınca, bu iddiayı, itham edilen şahısların el yazılarıyla veyahut da bu derecede kat'iyyet bahşeden vesikaların delâletiyle ispat gerekirdi. Adı geçen tefrikada böyle bir şeye rastlanılmamaktadır.

     Üstelik, vesika diye dercedilen ajan raporlarında adı geçen şahısların çoğu da bu Hânedan'a mensup değildir.

     Gerçekten Nuyan Yiğit , yazılarının birincisinde güya M. Kemal Paşa 'ya karşı plânlanmış bir suikast tertibi içinde bulunan Hanedan mensupları olarak Damat Ferit Paşa 'nın üvey torunu Bahâeddin Sâmi ve O'nun da oğlu Sâmi Bey 'in (Herhalde, babası denilecekti) adını ortaya koymaktadır. Bu maksatla, İngiliz Entellicansı'na mensup bir ajanın bağlı bulunduğu dâireye takdim eylediği bir raporu derceden yazar, bununla gûyâ Hanedan mensuplarının M. Kemal Paşa 'yı öldürmek istediklerini ispat etmiş bulunuyor. Vesikanın dercedilmiş kısmî fotokopisinin altında şu izahat vardır.

     “ Bahâeddin Sâmi oğlu Sâmi Efendi 'yi Atatürk 'ü öldürmek plânını gerçekleştirmek üzere Londra'ya yollamıştı. Sâmi Efendi , Keith Williams adında bir bankerle temasa geçtiği sırada teşebbüsü ortaya çıktı. Deniz istihbaratı Keith Williams 'ı sıkıştırmış, bütün bildiklerini öğrenmişti.” (15)

     Yazar, tefrikasına tamamen hayal mahsulü bir senaryo üslubuyla başlamaktadır:

     “ Baggallay ” gözlüğünü düzeltti ve kendi kendine, “Bu denizcilerin istihbarat raporlan da dâima heyecanlı olur” diye mırıldandı. Ama bu seferki rapor her zamanki raporlara benzemiyordu.

     “- Üçüncü suikast teşebbüsü ise ya Kasım 1937'de, ya da Mart 1938'de yapılacak.”

     Baggallay heyecanla elindeki raporun tarihine baktı 7 Eylül 1937 yazılıydı kâğıdın üzerinde.

     “ - İstihbarat Bölümü, Bahriye Nezâreti, Gizli Tutunuz.” “Sayın Baggallay ” diye başlıyordu rapora ekli mektup:

     “ - Belki ilgi çekici bulur ve harekete geçersiniz diye iyi istihbarat yapan bir şahsın Bahriye Nezaret'inde başkan yardımcısına verdiği bilgileri ekte size sunuyorum. Saygılar, Binbaşı Webb Bowen ”

     “Binbaşının “ilgi çekici bulunur” ümidiyle gönderdiği raporda sözü edilen sûikastin gerçekleşmesine sadece 50 gün kalmıştı!...” (16)

     Tarihî bir araştırma yapmak iddiası ile ortaya çıkan ve Osmanlı Hanedanı hakkında bugüne kadar hiç bir yerde rastlanmamış böyle bir ithamda bulunan yazarın satırlarının doğru olabilmesi için, kendisinin İngiliz Entellicansı'na mensup bir casus olması gerekmez mi? Bu takdirde aslen Ermeni olduğu iddia edilen bir kimsenin, bir de İngiliz casusu olmak gibi menfî bir sıfatı hâiz bulunması karşısında yazdıklarına güvenmenin nasıl mümkün olabileceğini takdirlerinize bırakıyoruz. Eğer, casus değilse, İngiliz İstihbarat Merkezi'nde bulunamayacağına göre, yukarıya alınan satırları onun muhayyilesinden çıkmış, hayalî şeyler olarak kabul etmek mecburiyetinde değil miyiz? Yazarın, aklen ve fiilen, vâkî olmak ihtimali bulunmayan beyanları bundan ibâret de değildir. İleride başka misaller de verilecektir.

     Ayrıca bir senaryo üslûbuyla takdim edilen adı geçen vesika müsveddesinde bahsedilen Bahâeddin Sami Osmanlı hanedanına mensup bir kimse değildir. “ Efendi ” tâbiri şehzâdeler ve Hanedana mensup kimselerin “ Sultan ” denilen kız çocukları için kullanılan bir tâbirdir. Gerek yukarıya aldığımız parçalar ve gerekse tefrikanın diğer kısımlarındaki çeşitli beyanlar göstermektedir ki; yazar, kimlerin bu Hanedan'a dahil addedilebileceklerinden ve Hanedan mensuplarının ne gibi sıfatlarla anıldıklarından habersizdir. Bu sebeple, bu hususta kısa bir izahatı zaruri addediyoruz:

     Bir kimsenin Osmanlı Hânedanı'na mensup addedilebilmesi için onun babasının Hanedan mensubu olması şarttır. Bunlar erkekse “ Şehzâde ” kız ise, “ Sultan ” lâkabıyla anılırlar. Erkek evlâtlar hakkındaki Şehzade tâbiri isimden evvel kullanılır ve sonuna da “ Efendi ” kelimesi ilâve olunur. Meselâ Şehzâde Selim Efendi veya Şehzâde Mehmed Âbid Efendi gibi.

     Kız çocukları için kullanılan “ Sultan ” tâbiri ise isimden sonra gelir ve yine “ Efendi ” tabiriyle birlikte kullanılır. Ayşe Sultan , Sabiha Sultan Efendi veya Sabiha Sultan gibi.

     Sultan Efendiler Hanedana mensub olmayan bir erkekle evlendikleri takdirde doğan çocuklarına bunlar erkekse “ Sultanzâde ” kız ise “ Hanımsultan ” denilir.

     Sultanzâdeler, babaları Hânedan'dan olmadığı cihetle taht üzerinde hiç bir hak sahibi değillerdir. Zira, böyle olmasa, başka bir aileye mensub babanın çocuğu tahta geçmiş olurdu ki; bu da hanedan değişikliği mânâsına gelir.

     Biraz aşağıda izah edileceği üzere Hürriyet yazarının Henadana mensub telâkki eylediği kimseler, bir Sultanzâde'nin oğlu ( Bahâeddin Sâmi ) ile hayali bir torunu ( Sâmi ) dur. Bunlar, yazarın beyan ettiği gibi “ Efendi ” tabiriyle yad olunamazlar. Efendi, arzetmiş olduğumuz üzere şehzadelere mahsus bir lâkabtır. Bunlardan sadece “ Bey ” diye bahsedilir.

     Bahâeddin Sâmi ile O'nun aslında mevcud olmayan oğlu Sâmi 'nin kim olduklarını ve Hanedanla alâka derecelerini belirtmeden önce kimlerin Hanedan mensubu addedilebileceklerine dâir serdeddiğimiz tarihî malûmatı tevsik eden bir kaç ciddî kaynağı dikkatlerinize arzetmek istiyoruz:

     “Şehzâde, Osmanlı Hükümdar sülâlesinin erkek evlâtları hakkında kullanılır bir tabirdir. Aslı Şah oğlu, Pâdişâh oğlu demek olan Ş a h z â d e dir. “Şehzâde” bunun hafifletilmiş şeklidir. Bununla beraber bazı vesikalarda “Şehzâde” sûretinde de geçer, ilk devirlerde bunun yerine “Çelebi” denilirdi.

     Şehzâde tâbiri sonradan kullanılmaya başlanmış, Osmanlı Saltanatı'nın sonuna kadar devam etmiştir.”(17)

     Şehzâdelere son zamanlarda “ Efendi ” denilirdi. Elkab olarak da “Devletlû, Necâbetlû” gibi kelimeler kullanılırdı. Veliahtlar'dan “Necâbetpenâh Efendimiz” diye bahsonulurdu. (18)

     Kız evlâtlara ise “Sultan” denilirdi. (19) “Osmanlı Saltanat Hânedanı'na mensub erkeklerin büyüklerine ilkin “Paşa” denilmiş ise de sonraları bu unvan vezirlere tahsis ve şehzadelere Fâtih devrine kadar “Çelebi” denilerek ve daha sonra bundan da vazgeçilerek saltanatın sonuna kadar “Efendi” unvanı kabul edilmiştir.

     I. Sultan Ahmed 'e kadar şehzadeler, erkek çocuk yapabilirken, O'nun zamanında çıkarılan bir kanunla erkek zürriyeti yasak edilmiş, kızların erkek çocuklarına “Bey” kızlarına da “Sultan” denilmiştir. Sonradan vezirlerle evlendirilen sultanların erkek çocuklarına “Bey” kızlarına “Hanım Sultan” denilmeye başlanmıştır.” (20)

     Sultan Efendiler'le evlenenlere gelinin babası padişah değilse bile “Damâd-ı Hazret-i Şehriyârî” denilirdi.(21)

     “Sultanzâde” saltanat hanedanına mensup kadınlarla evlenen damatların erkek çocukları hakkında kullanılır bir tâbirdir.”(22)

     Bütün bu izahat kimlerin Hanedan'a mensup addedilebileceklerini ve Hanedan mensuplarının ne gibi sıfatlarla yâdedilebileceklerini açıkça göstermektedir. Buna nazaran Hürriyet yazarının Bahâeddin Sâmi 'den Hanedan mensubu kimseler olarak bahsetmesi ve bunları bazan “Prens” ve bazan da “Efendi” sıfatlarıyla kaydetmesi maksatlı değilse, ilmen kati bir surette yanlıştır. Zira prens kelimesi bizdeki şehzadenin karşılığıdır. Prenses ise sultan demek olmaktadır. Fakat ne yazık ki; Avrupalılar, Osmanlı Devleti'nin resmî teşrifat elkabını hakkıyla bilmedikleri için bazan Hânedan'a mensup yani şehzade veya sultan olmayan kimseleri de prens ve prenses lâkaplarıyla yâdedegelmişlerdir.

     Bunun en tipik misali Prens Sabahaddin 'dir. Bu da bir şehzade değil, sultanzâdedir. Yani sadece annesi Hânedan'a mensuptur. Babasının Hanedanla hiç bir alâkası yoktur. Sıhrî akrabalık taht üzerinde hiç bir hak iddiasına imkân vermeyeceği cihetle, bunların padişahlığı asla mevzubahis olmadığı halde, Hürriyet yazarı Bahâeddin Sâmi Bey 'i padişah olmak gayreti peşinde göstermektedir ki, bunun garabeti biraz aşağıda belirtilecektir.

     Ecnebiler bu gibi yanlış tavsifleri bazan kendi siyasetlerine âlet olan kimseleri büyütmek ve onlara itibar kazandırmak için yaparlar. Meselâ yukarıda bahsi geçen Prens Sabahaddin için böyle hareket edildiği kanaatindeyiz.

     Çünkü devletimizin bir an evvel parçalanmasına müncer olacak “adem-i merkeziyet” gibi yanlış bir görüşün baş mürevvici ve su katıksız bir İngiliz casusu idi.

     Bizdeki cühelâ da aslında şehzade olmadıkları halde ecnebilerin yanlış olarak “Prens” lakabıyla andıkları bu gibi şahısları bazan Hanedan mensubu zannetmek gafletinden kurtulamamışlardır. Nitekim, Sultanzâde Sabahaddin Bey 'in Türkiye'deki şöhreti de bu gibi câhillerin işaa etmesi yüzünden “ Prens Sabahaddin ” olarak yerleşmiştir. İhtimal ki; Hürriyet yazarı da aynı hataya düşerek İngilizlerin prens sıfatıyla takdim ettikleri Bahâeddin Sâmi Bey 'i Hanedandan zannetmiştir.

     Bu izahattan sonra Bahâeddin Sâmi Bey 'in kimliği hakkında da birkaç cümlelik kısa bir izahat verelim.

     Sultan İkinci Abdülhamid Hân 'ın Mediha Sultan adında bir hemşiresi vardı. Bu, Hamdullah Suphi Tanrıöver 'in amcası Necip Paşa ile evli idi. Necip Paşa 'dan Mediha Sultan 'ın Sâmi Bey adında bir oğlu vardı. Sâmi Bey 'in Rükneddin Sâmi , Bahâeddin Sâmi , Fethi Sâmi , Mahmud Sâmi adında ve halen Londra'da oturan çocukları vardır, işte Hürriyet muharririnin taht üzerinde iddia sahibi olarak göstermek istediği Bahâeddin Sâmi bu Mediha Sultanzâde Sâmi Bey 'in oğludur. Bunun taht üzerinde bir hak iddia edebilmesi, asla mevzubahis olamaz! Bilfarz, Hamdullah Suphi Tanrıöver Osmanlı tahtı üzerinde ne derecede bir hak iddia edebilirse, bunlar da o kadar iddia edebilirler. Çünkü, Hamdullah Suphi Tanrıöver ile amca çocuklarıdırlar. Arada sadece büyük ninelerinin Hânedan'a mensup olması gibi küçücük bir fark mevcuttur. Hal böyle iken, Hürriyet yazan, 16 Nisan 1974 tarihli Hürriyet Gazetesi'ne derceylediği bir ajan raporunda yer alan:

     “ Prens Sâmi babasının tam ve kesin yetkilerini haizdir. Üç sene önce Mussolini kendisine yaklaşmış ve muazzam paralar ile birlikte Türkiye Sultanı olması için diplomatik destek teklif etmiştir..” cümleleriyle hanedanla alâkası olmayan kimselerin Osmanlı Tahtını ele geçirmek için bir takım siyasî faaliyetlere giriştiklerini iddia edebilmek garabetine sürüklenmiştir.

     İngiliz Entellicansı da -dünyaca meşhur şöhretine rağmen- yanılabileceği gibi ortaya bir takım maksatlı şayialar çıkararak kendi emellerini gerçekleştirmek arzusunda da bulunabilir. Bu entellicansın efkâr-ı umûmiyeye vesika diye takdim edilmiş raporlarının ortaya çıkış sebeplerinin, girift ve şeytanî İngiliz siyâsetinin husûsiyetleri ile izahı uzun bir meseledir. Ancak burada şu kadarını söyleyebiliriz ki; bu gibi heyecan yüklü raporları tanzim ve takdim eden ajanlar, şahsen yanılabilecekleri ve hattâ mensup olacakları teşkilâtı yanıltmak maksadını takib edebilecekleri gibi, çeşitli saik ve sebeplerle de böyle hatalara sürüklenmiş olabilirler. Bu hükmümüz bazı kimselere garip gele-bilir. İngiliz Entellicansı gibi, şöhretli bir istihbarat teşkilâtının maksatlı birtakım raporlar ihdas edebileceği mes'elesinden kat'annazar nasıl olup da yanılabileceği düşünülebilir. Halbuki bunun herkesçe maruf bir misâli de vardır. Biz kaydî ihtiyatla vazettiğimiz yukarıdaki hükmümüzün doğru olabileceğine kat'iyye yakın bir ihtimaliyet kazandırmak için sadece bu bir tek misâli zikretmekle iktifa edeceğiz. Hatırlanacağı üzere II. Cihan Harbi içinde bu entellicansm başında bulunan Kim Philby 'nin daha sonra el altından Ruslar'a casusluk yapmakta bulunduğu sezilmiş ve kendisi yakalanacağını anlayınca Rusya'ya kaçmıştı. Halen de orada bulunmaktadır. Bir zamanlar İngiliz Entellicansının Ortadoğu'daki bir numaralı rüknü olup, Beylerbeyi'nde bir yalıda ikâmet ederek harb senelerinin en girift istihbaratına istikâmet vermiş bir kimse olduğu halde, aslında ve gizliden gizliye Rusya hesabına çalışmakta olmasının şaşırtıcı gerçeği önünde bir nebze durup düşünmek lâzımdır. Bir entellicansın böylesine ehemmiyetli bir elemanı, hasım taraf hesabına yıllarca çalışır da o teşkilât bunu farketmezse Hürriyet muhabirinin vesika diye takdim eylediği ajan raporlarına tarihî birer vesika gözüyle nasıl bakılabilir? Kim Phliby , Rusya'ya kaçtıktan sonra bir hatırat yayınlamış ve bu hatırat 18 Mart 1968 tarihinden itibaren Milliyet Gazetesi'nde tefrika edilmiştir. Bir enttelicansın - o entellicans İngiliz entellicansı da olsa - ne ölçüde yanılabileceğini kavramak isteyenlere bu tefrikayı okumalarını tavsiye ederiz. Netice olarak, bir ajanın kaynakları tamamıyla meşkûk istihbaratını aksettiren raporlarını tarihî bir vesika olarak takdim etmenin -her nasılsa- ciddi olduğu kanaatini uyandırmış bir gazete için ne derecede yüz ağartıcı olduğunu takdir etmeyi okuyucularımıza bırakıyoruz.

     Kanaatimizce efkâr-ı umûmiye bu tefrikanın ne maksatla ortaya konulduğunu kavramakta asla güçlük çekmemiştir. Gerçekten o sırada çıkarılmak üzere bulunan af kanunu lâyihasına Osmanlı Hanedanının erkek âzalarının da dâhil edilmiş bulunduğu malûmdu. Bu vesileyle Türk Matbuatında bu hanedana müteâllik çeşitli yazılar yayınlanmıştı. Şâyân-ı memnuniyet olan husus şudur ki; bütün bu yayınlar arasında tek çatlak ses, öteden beri bir takım gizli kuvvetlerin emrinde bulunduğu şayi olmuş bulunan Hürriyet Gazetesi'nden çıkmıştır. Gerçekten, memleketimizde hâlâ hak ve insaf ölçülerini terketmeyen kalem erbabı da az değildir. Bunlardan sırf bir misâl olmak üzere 11 Nisan 1974 tarihli Hayat Mecmuası'nda “Son Osmanlılar” serlevhasıyla yayınlanan objektif bir makaleyi misâl gösterebiliriz. Burada Osmanoğulları hakkında kısa ve fakat doğru bir bilgi verilerek denilmektedir ki:

     “3 Mart 1924'de Hilâfet kaldırılınca, Hanedanın erkek ve kadın üyeleri, yurt dışına çıkarıldılar. Halife II. Abdülmecid (Abdülmecid Efendi) ve ailesi, yirmi dört saat içinde Türkiye'yi mahfûzen terk etti. Şehzadelere ve sultanlara ise ülkeden çıkmak için yedi gün, Türkiye'deki bütün gayrimenkullerini tasfiye için de bir yıl süre tanındı.

     Aslında bu, siyâsî bir tedbirdi tabiî. Çünkü Hanedan üyeleri arasında, Millî Mücâdeleye, yeni rejime ve Cumhuriyete karşı koyan olmamıştı. Daha doğrusu olmuştu, bir kişi olmuştu: VI. Mehmed Vahideddin . O da çoktan, Türkiye'yi terk etmişti.”

     Gerçekten insaf ölçüleri içinde kaleme alınan bu satırların da sadece iki yanlışı vardır. Bunlar da Sultan Vâhideddin 'in Millî Mücadele'ye karşı gösterilmiş olması ve şehzadelere tanınan mühletin yedi değil iki gün olmasıdır.

     Hürriyet muhabiri gurbette ancak iki sene kadar yaşayabilmiş olan Sultan Vahideddin 'e de alabildiğine hücum etmiştir.

     Hürriyet Gazetesi'nin tarihî araştırmalar için hiç bir temel hazırlığı olmadığı anlaşılan sayın yazan, Hânedan'ı Türkiye ve onun Reisicumhuru aleyhine bir tertip içinde gösterirken, iddiasına mesned olarak derceylediği ajan raporlarında geçen isimlerden biri de son Halife Abdülmecid Efendi 'dir. Gerçi O'nu itham ederken de kendinden sâdır olmuş, her hangi bir “delil” olmak vasfını hâiz vesikaya istinad edilmemektedir. İngiliz ajanlarının her nasılsa elde ettikleri güya bir takım gerçekleri aksettiren raporlar, Türk umûmî efkârına doğruluk dereceleri münakaşa edilmeden takdim edilmiş bulunmaktadırlar. Bu sebepledir ki, bu raporların muhtevalarında fiilî vakıalar önünde gayrî kabili müdafaa pek çok hususlar yer aldığı gibi çok çeşitli tezadlar da derhal göze çarpmaktadır.

     Gerçekten Hürriyet yazarının, son Halife Abdülmecid Efendi 'nin adını ilk defa anışı, mâhûd tefrikanın ikincisinde ve aynen şöyledir: «... Kemâl Atatürk, Abdülhamid III 'ü sınır dışı ettiği zaman kendisiyle birlikte 24 aile reisi de Türkiye'yi alelacele terk etmiştir. Bunların arasında Prens Sâmi ile babası da vardı. Halen Montone'de yaşamaktadırlar ve İngiliz makamlarının kendilerine verdikleri vesikalar ile seyahat etmektedirler. Ellerinde diplomatik pasaport yoktur.

     Ailenin diğer efradı arasında Halife Abdülmecid de vardı ve bugün Türkiye'de Sultan O olacaktır. Halife, Alman taraftarıdır. Ailenin çoğunluğu da Alman taraftarıdırlar ve Alman Hükûmeti'nin yardımlarıyla yaşamaktadırlar. Bu şahıslar son on yıl içinde 19 defa Kemâl Atatürk 'ü katletmek için tertip yapmışlardır. Şimdi Almanlar Halife'yle yeni bir anlaşmaya varmışlardır. Kemâl öldürüldükten sonra Alman Dışişleri Bakanlığı'nın ileri süreceği şartlar altında tahta Halife oturtulacaktır. Alman Hükûmeti'nin bir çok ajanı, Türk Ordusu içinde sorumlu mevkileri işgal etmektedir. Fakat, askerler, Alman hükümranlığını istememektedirler. Ordunun temsilcileri, Prens Sâmi 'ye yaklaşmışlar ve Kemâl Atatürk 'ün hayatına başarılı bir suikast yapılmasına izin verdikleri takdirde, babasının Osmanlı tahtına oturup Sultan olmak isteyip istemediğini öğrenmek istemişlerdir.

Bu ailenin her tertibi, başarıya ulaşacağı anda ordu yetkilileri tertibi açığa vurmuşlar ve engel olmuşlardır.”(23)

     Hürriyet yazarının dercettiği ajan raporlarının teker teker tahlil ve tenkidi böyle bir cevabî yazının hacmine sığmayacağı cihetle okuyucularımıza bir mukayese imkânı vermek üzere sadece son Halife Abdülmecid Efendi vesilesiyle yukarıya alınmış bulunan parçayı tahlil edecek ve burada yer alan yanlışlık ve mantıksızlıkları dikkatlerinize arzedeceğiz. Şöyle ki:

     1 - Osmanlı Hanedanı mensupları arasında “ Abdülhamid III ” unvanıyla yad olunan bir kimse mevcut değildir. Malûm olduğu üzere sayı sıfatlan bu hanedanın sadece tahta geçenleri için kullanılır. Sultan II. Abdülhamid Han 'dan sonra bir başka Abdülhamid 'in gelmediği veya şehzadelerin bu tarzda yâd edilmediklerini bilemeyecek kadar mes'eleden habersiz bir kimse veya makamın tanzim ettiği saçma bir rapor karşısında bulunduğumuzu kabul etmek mecburiyetinde değil miyiz? Üstelik Abdülhamid adında bir şehzade de yoktu.

     2 - Son on yıl içinde (yâni 1927 -1937 arasında) hanedan mensuplarının çalışmaları neticesinde M. Kemal Paşa 'ya 19 defa suikast tertiplenmiş bulunduğu iddia edilmektedir. On yılda 19 suikast, bunun her yıl vasati iki defa tekrarlanması demektir. Aklen ve mantıken mümkün müdür ki, böyle bir şey 19 kere tekrarlansın da bundan şimdiye kadar hiç kimsenin haberi olmasın!... Hiçbir kaynakta bundan bahsedilmesin! Böylesine ehemmiyetli ve bu kadar tekerrür eden bir tertib sâdece ajan raporlarında saklı kalsın!... Günün birinde Ermeni asıllı olduğu söylenen Hürriyet Gazetesi yazarı, bunları keşfedip âleme ilân etsin!.,. Hem de tam Osmanoğulları'nın gurbetzede mensuplarının anavatanlarına kavuşmalarının mevzubahis olduğu bir günde, bu her biri binbir mantıksızlık ihtiva eden ajan raporları büyük bir alâyişle hususî bir maksad takip edilmeden neşredilmiş bulunsun!... Bütün bu suallerin cevablarını, ferasetlerinden emin bulunduğumuz sayın okuyucularımızın takdirlerine bırakıyoruz.

     3 - Hanedan mensuplarının ve bilhassa bunlardan Son Halife Abdülmecid Efendi 'nin yurt dışında hayatlarını “Alman yardımlarıy1a” sürdürdükleri iddiası da külliyen yalandır. Hakikaten bu husus yukarıya alınan satırlarda sâdece bir ajan iddiası olarak yer almış bulunmaktadır. Halbuki hakikatte son Halife Abdülmecid Efendi 'ye yardım eden Almanlar değil, bu raporu bizzat tanzim eden entellijansın devleti, yani İngiltere olmuştur. Gerçekten İngilizlerin “Hindistan siyâseti” yüzünden “Hilâfet Müessesi” ile yakînen alâkadar oldukları ve bu müesseseyi kendi tahakkümlerine mâni telâkki eyleyerek yıkmaya çalıştıkları cümlenin malûmudur. Bu sebeple ingiliz himayesindeki “Haydarâbad Nizamının” sihrî yakınlığından istifade eyleyerek son Halife Abdülmecid Efendi 'ye yardımda bulunmuşlardır. Esasen Halifenin kızı Dürrişehvar Sultan Haydarâbad Nizamı ile evli bulunuyordu. Nizam bir kenarda oturup, Hilâfet Müessesesini ihya gayesi peşinde koşmaması şartıyla kendisine ayda belli bir maaş ödüyordu. Bunu, metbuu İngiliz Devleti'nin malûmatı haricinde yapmasına imkân var mıydı? Hattâ, Halife'ye ödenen bu paranın İngiliz Entellijans'ı hesabına mahsup edilmediğini kim temin edebilir?

     Kaldı ki, son Halife Abdülmecid Efendi siyasetten anlayan, bu gibi girift mes'elelere karışarak herhangi bir muvaffakiyet sağlıyabilecek ruh ve fikriyat sahibi bir kimse de değildi. Hakikaten evvelce anlatılmış olduğu gibi, san'atkâr ruhlu bir kimseydi. Harb, darb ve kavga, cidal adamı değildi. Bunun en tipik misâli Şair Tevfik Fikret 'in bütün Osmanlı târihine küfreden meşhur “Sis” şiirini tablo haline getirmiş bulunmasıdır. Resim san'atı bakımından -belki- son derece de kıymetli kabul edilebilecek olan bu eseri bugünkü “Âşiyan Müzesi” nde temaşa edenler, Abdülmecid Efendi 'nin siyâsetten ne kadar anladığını (!) kolayca takdir edebilirler. Bir şâir çıkıp sizin mensup olduğunuz ailenin baş âmili bulunduğu altıbuçuk asırlık şerefli tarihe küfretsin de siz o küfümâmeyi takdir ve tahsinle tablolaştırın!... Bu olacak bir şey midir!...

     Şurası muhakkaktır ki; Abdülmecid Efendi , her ne kadar siyâsetten anlamayan saf bir kimse ise de, böylesine hatalara sürüklenmesi daha ziyade İttihad - Terakki propagandalarına kapılmış olmasındandı. İşte bu ittihat Terakki taraftarlığı yüzündendir ki, onların amansız düşmanı olan Sultan Vahideddin ile aralarında bir anlaşmazlık vardı. Belki de yukarıya dercedilen ajan raporunun yazar ve nâkilini yanıltan husus bu olmuştur.

     Sultan Vahideddin 'le, son Halife Abdülmecid Efendi 'nin arasındaki anlaşmazlığın bir diğer sebebi de Hilâfet'in saltanatsız kabulünün doğru olup olmaması mes'elesinden çıkmıştır. Bu mes'eleye evvelce Hânedan'ın yurd dışına çıkarılışı vesilesiyle temas edilmişti. Burada da şu kadarını söyleyelim ki, Sultan Vahideddin , Halifenin “tehdidini ikaa kadir” yâni emrettiği şeyi fiilen yerine getirebilecek bir güce sahip olmasını şart görüyor ve bu sebeple “Saltanatsız Hilâfet” olamayacağını iddia ediyordu. Bu görüşe katılmayan Abdülmecid Efendi , Sultan Vahideddin 'in vatandan ayrılışından sonra M. Kemal Paşa 'nın kendisini Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Makam-ı Hilâfete nasbeden mektubunu hüsnü telâkki etmiş, ve sadece “Halife” sıfatıyla bu makama geçmişti.

     4 - Bu vesileyle şunu da ifâde etmek mümkündür ki, son Halife Abdülmecid Efendi , M. Kemal Paşa 'yı öldürmek gibi bir tertiple, uzaktan ve yakından alâkalı olabilecek bir kimse olarak addedilemez. Zira M. Kemal Paşa 'nın yukarıda bahsi geçen mektubu Ankara'daki siyasîlerin O'nun şahsiyeti hakkındaki hissiyatını çok güzel aksettirmekte ve binnetice iki taraf arasındaki temelleri İttihad - Terakki taraftarlığına dayanan fikrî beraberliği gayri kabil-i inkâr bir surette ortaya koymaktadır. Bu mektup, şöyledir :

HÂNEDÂN-I ALİ OSMAN'DAN, HALÎFE-İ MÜSLİMÎN
ABDÜLMECİD EFENDİ HAZRETLERİNE!...

     Amme-yi müslimîn için mücib-i mahv olan düşman tekâlif-i şedîdesîni kabul ve müslimfnin müdâfaa-i mücâhedelerinde düşmana muvafakatle beynel müslîmîn îka-ı şer ve fesad ve fısk-ı âmmeye fiilen teşebbüs ve bu harekâtında devam ve ısrar ve bin-nihâye ecnebi himayesine tevdi-i nefs ederek bir ingiliz gemisiyle Makarr ve Makam-ı Hilâfet'ten firar eden Vahideddin Efendi'nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Şer'iye Vekâleti'nden verilen fetevâ-yı şerife mucibince hal'ine Meclis heyet-i umûm iyesinin 18 Teşrinisani 338 tarihinde mün'akid 140'ıncı içtimanın 5'inci celsesinde müttefikan karar verilmiştir.

     Türkiye Devleti'nin hâkimiyetini bilâkaydu şart, milletin uhdesinde mahfuz tutan Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu'na tevfikan, icra kudreti ve teşri selâhiyeti kendisinde mütecelli ve mütemerkiz bulunan milletin, yegâne ve hakîkî mümessillerinden mürekkep Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 1 Teşrinisani 338 tarihinde müttefikan kabul ettiği esbab-ı mucibe ve esâsât dahilinde Meclis-i âlice 18 Teşrinisani 338 tarihinde mün'akid celsede Makam-ı Muâlla-yı Hilâfet'e fntihab buyurulduklarını hürmet-i mahsusa ile Zât-ı Haz-reti Hilâfetpenâbilerine arzederim. Keyfiyet, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce Âlemi İslâm'a ve Türkiye halkına iblâğ olunmuştur.

     İntihab-ı vakiin Âlemi İslâm için müteyemmen ve füyûzatbahş olmasını eltaf-ı Nahiyeden tazarru ve niyaz ederim.

 

19 Teşrinisani 338
Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi
Gazi Mustafa Kemal

     Bu vesika göstermektedir ki; Abdülmecid Efendi , M. Kemal Paşa 'nın kendisine “hürmeti mahsusa” arz edebileceği bir kimsedir. Sultan Vahideddin 'e karşı olmakta Son Halife, Ankara'daki siyâsîleri de geçmiştir. Gerçekten Halife sıfatını iktisâb ettikten dört gün sonra gazetecilere verdiği bir beyanatta:

     “O, hâin yalnız vatanımıza ihânet etmedi. Hanedanımızın şerefiyle de oynamıştır. Artık vatandan da, hanedanımız sicilinden de kovulan bu adamdan bahsetmeyelim. Yazık ki, benim babam da bu adamın amcasıydı. Bunu bile düşünmedi.” (24) demek suretiyle o gün moda olan “ Sultan Vahideddin 'i Tel'in” yarışında herkesi geçmişti. Gerçi bu hususta Ankara'dan verilen emir karşısında önce özür dilemişti. Fakat, sonradan âdeta gönüllü olarak Sultan Vahideddin 'i kötülediği görülmüştür. Hâl böyle olunca son Halife Abdülmecid Efendi 'nin Sultan Vahideddin' den ziyâde M. Kemal Paşa 'ya yakın bir kimse telâkki edilmesinden daha tabiî ne olabilir. İşte bu yüzdendir ki, Hürriyet Gazetesi yazarının son Halife Abdülmecid Efendi 'yi, M. Kemal Paşa 'ya karşı bir tertip içinde göstermesinde mantık da yoktur. Sultan Vahideddin 'le aralarındaki zıddiyetin tesbiti gerçek ise de, bunun tafsilatına mütedair izahı yanlıştır. Çünkü Sultan Vahideddin , gurbette ancak iki yıl kadar yaşayarak, 1926 tarihinde irtihal eylemiştir.

     Artık siyaset sahnesinden çekilmiş olan adamla, yâni Sultan Vahideddin 'le saltanat için rekabeti devam ettirmenin fiilî ve mantıkî imkânsızlığı ise her türlü izahtan varestedir. O'nun yakınlarıyla devam eden bir münâferetten söz edilir ise bunun da biraz aşağıda izah edileceği üzere ne taht ve ne de M. Kemal Paşa 'yı öldürtmek mes'elesiyle alâkası yoktur. Bu, doğrudan doğruya ve sırf “Musul Petrolleri” üzerindeki hânedan hakkından doğmuştur. Esasen kanaatimizce Hürriyet yazarının İngiliz Entellicansı'na atfen ortaya koyduğu bütün iddiaların bu mes'elelerden galat olduğundan şüphe edilmemelidir. Nitekim bu gerçek, istinad edilen ajan raporlarından da açıkça belli olmaktadır. Hakikaten, 17 Nisan 1974 tarihli Hürriyet Gazetesi'ne dercedilen ajan raporu bu görüşümüzü teyid eden bir muhteva taşımaktadır.

     5 - Son Halife Abdülmecid Efendi 'nin M. Kemal Paşa 'ya karşı vatandan çıkarılışından münfail olarak, bilâhare muhalif bir tavır takınmış olabileceği ve binnetice Hürriyet Gazetesi yazarının, İngiliz Entellicansı raporlarına atfen ortaya koyduğu iddialarla alâkalı bulunabileceği ileri sürülebilir. Ancak, O'nun gurbette geçen hayatını yakînen bilenlerce böyle bir ihtimalin de asla vârid olamayacağı bir gerçektir. Biz bu görüşü doğrulayan ve Hürriyet Gazetesi yazarının iddialarının hakikatle alâkası olabilme ihtimalini külliyen bertaraf eden mevsuk bir tek vak'ayı zikretmekle iktifa edeceğiz.

     Bazı Hanedan mensupları ailenin bütün fertlerini bir araya toplamak ve Musul petrolleri üzerindeki ailevi hakları elde ederek bir aile şirketi kurmak için harekete geçmişlerdi. Bu hareket, yurd dışına sürüldükten sonra çoğu sefalete düşen Hanedan mensuplarını iktisâden rahatlatmak ve bilhassa gençlerin iyi yetişmelerini sağlamak gibi tamamen gayri siyasî ve temiz bir maksada bağlıydı. Fakat Abdülmecid Efendi böyle bir faaliyete bir takım zan ve yakıştırmalarla siyasî bir maksat izafe edilmesinden endişe duymuştur. O derecede ki; bu teşebbüsün faal elemanlarından biri olan ve bir yıl önce Fransa'da “vatan!... vatan!...” diye diye vefat eden Şehzâde Mahmut Şevket Efendi 'ye bu faaliyetlerde bulunduğundan dolayı “Aile reisi sıfatıyla üzerindeki Osmanlı Hanedanı azâlığı sıfatını kaldırdığını” tebliğ ettirmiştir. Bu tutum, O'nun Osmanoğulları ailesinin tekrar iktidar elde etmeleri için faaliyet göstermek şöyle dursun, böyle anlaşılabilecek bir gayrî siyâsî faaliyetten dahi çekindiğini göstermekte ve binnetice Hürriyet Gazetesi yazarının İngiliz Entellicansı'na atfen ortaya koyduğu iddiaları mutlak surette muhal kılmaktadır.

     Abdülmecid Efendi 'nin bu gerçeği ortaya koyan mektubu aynen şöyledir:

     “Mısır'da etvar ve harekâtınız, taşımakta olduğunuz nâmın şerefine kat'iyyen muvafık olmaması hasebiyle mükerreren nesâyih-i müessire ve ihtarât-ı lâzime icra kılındığı halde, hiçbir tesiri olmayıp, hatta ahiren elde edilen delâil-i kâfiyeden anlaşıldığı üzere ef'al ve harekâtınızı zerre kadar tâdil etmedikten başka haysiyet-i zâtiye ve ahlâkiyenize külliyen mugayir muamelâtta bulunduğunuzdan ve şu hâl ile Hânedan-ı Osmanî âzası silkinde ibkanız gayri caiz olduğundan Zat-ı Şevketsimât-ı Hazret-i Hilâfetpenâhî hâiz olduğu hukuk-i riyâset-i aileye istinaden Âl-i Osman'ın şeref ve namusunu vikâyeten sizden Hânedan-ı Osmanî azası hakkını nez'eylemiş olduklarını telâkki eylediğim irâde-yi se-niyye-i hümâyunlarına mebni tebliğ ederim."

Kâtibi-i Hazret-i Hilâfetpenâhî
Hüseyin Nakip
- 15 Kanunu evvel 1928 -

 

     Hanedan mensuplarının geçimleriyle alâkalı olup Türkiye siyâsetine hiçbir surette taalluku bulunmayan böyle mes'elelere bile müsaade etmeyen, ihtarlarına aldırış edilmeyince de salâhiyeti mevzubahis olamayacak bir şekilde ilâhî irâdenin tâyin ettiği “silki Osmanî'den olmak” sıfatını ortadan kaldırmak şeklinde aşırı bir tasarrufa kıyam eden bu Abdülmecid Efendi mi Türkiye'ye karşı böylesine ölçüsüz teşebbüsler içinde bulunabilecek... Bu hususu, okuyucularımızın takdirlerine bırakırız.

     6 - Hürriyet Gazetesi yazarının iddialarına mesned ittihaz eylediği ajan raporunun tahlil etmekte olduğumuz paragrafında:

     “... Alman Hükûmeti'nin bir çok ajanı Türk Ordusu içinde sorumlu mevkileri işgal etmekte...” denilmektedir.

     Türk Ordusu'nun şerefli mensuplarına karşı ortaya atılan bu çirkin iftiranın ne o gün için ve ne de her hangi bir zaman için vârid olamayacağı meydandadır. Alman Hükûmeti'ne ajanlık yapabilecek kadar alçalabilen kimselerin Türk Ordusu'nda mes'ul mevkileri işgal edebilecekleri gibi ham bir hayâle yer vermiş olması bile bu raporların sahteliğini tek başına izah ve ispata kâfidir.

     7 - Güya “... Alman Ordusu'nun temsilcileri, Prens Sâmi 'ye yaklaşmışlar ve K. Atatürk 'ün hayatına başarılı bir suikast yapılmasına izin vermedikleri takdirde babasının Osmanlı tahtına oturup sultan olmak isteyip istemediğini öğrenmek” istemişlerdir. Halbuki ne Sami Bey (Prens Sami değil) ve ne de O'nun babasının -hanedandan olmadıkları cihetle- tahta geçemeyecekleri evvelce izah edilmişti. (Muharrir Bahâeddin Sâmi Bey 'e Sâmi adında bir evlât uydurmuştur. Halbuki Sâmi O'nun babasıdır. Fakat biz mecburen nakle ve iddiaya göre cevap veriyoruz.) Buna, saltanat hukuku ile örf ve taammüllerin asla müsâid olmadığını bilemeyecek bir Alman veya İngiliz Entellicansı tasavvur olunabilir mi? Olunabilirse böyle bir entellicansın tanzîm ettiği rapora en küçük bir ehemmiyet atfedilebilir mi?

     8 - Sâmi Bey , babası (aslında oğlu) Bahâeddin Sâmi Bey ve bütün bu tertib içinde bulunanların o anda İngiltere'de ikaamet etmekte bulundukları ve ellerinde de bir pasaport mevcud olmadığı beyan edilmektedir. Madem dercedilen bu rapor onların İngiliz siyâsetine karşı olarak Almanlarla bir takım tertiplere giriştiklerini kabul ediyor, o halde neden İngiltere'de ikâmet etmelerine müsâade edilmekte bulunduğunu izaha imkân var mıdır? Bulunduğu memleketin siyâseti aleyhine ve o memleket için - daha sonraki raporlarda izah edildiği üzere- vahim ihtilâtlara sebep olabilecek bir takım faaliyetlere girişen birkaç pasaportsuz, tabiiyetsiz ve binnetice himayesiz kimseyi hudud hârici etmek güç müydü? Halbuki adı geçen şahıslar hâlâ Londra'da ikaamet etmektedirler. Demek ki; bu raporların muhtevasına onların takdim edildiği resmî makamlar da herhangi bir ehemmiyet atfetmemişlerdir. Bunların doğruluğunu (!) - her nasılsa - bu güne kadar şu Hürriyet Gazetesi'yle onun çok becerikli (!..) sayın yazarından başka hiç kimse fark edememiştir. Bu hâlin, Con Ahmed 'in “devr-i dâim” makinasını keşfetmesinden ne farkı vardır.

     9 - Sayın Hürriyet yazarının doğruluğuna itimad ettiği ajan raporunda yurt dışına çıkarılan Hanedan mensuplannın kat'i bir rakam olarak 24 aile reisi oldukları bildirilmektedir. Halbuki bu rakam da yanlıştır. Evvelce izah edilmiş olduğu üzere Osmanoğulları'nı yurttan tard eden mâhûd karar, damadları da şümulüne alıyordu. Yâni uzak veya yakın hanedan mensuplarıyle evli olanlar da kovulmuşlardır.

     Yeri geldiğinde izah edileceği üzere, doğup büyüdükleri azîz vatanlarından bir tedbir olarak isabetli veya isabetsiz bulunduğunun münakaşasında artık faide bulunmıyan bir kararla tardedilişin acı ızdırabını tadanlar kırk civarındaydı. Bunlar isim isim beyân edilecek ve birçoğunun hazin gurbet hatıralarına kısaca yer verilecektir.

     Aziz Okuyucu!

     Hürriyet Gazetesi yazarından alınan dokuz satırlık bir paragrafta -sâdece ehemmiyetli noktalara temas edilmek usulü takip edildiği halde dokuz yanlış tesbit edildiğini görüyorsun. Bu tahlil sana raporun diğer kısımlarıyla emsallerinin sıhhat ve itibar derecelerini takdir edebilmen için arzedilmiş tek bir misâldir. Bundan ötesini anlamak akıl ve insaf sahipleri için güç olmasa gerektir. Osmanlı ailesi mensuplarının faydasız ve hattâ çoğu kere de zararlı unsurlar olarak gösterilmiş olmaları gibi bir iddiaya karşı söylenecek pekçok şey vardır. Ancak biz bu mevzuda Osmanlı Ordu Kumandanlarından Vehip Paşa 'nın klişesi takdim edilen bir mektubunda yer alan ve şahsî müşahedelere istinaden Osmanlı Şehzadelerinin vatan için nasıl çalıştıklarını bu bir tek vesika ile ortaya koymak istiyoruz. Vehip Paşa bu mektubunda El Ehram Gazetesi'nin 19 Ağustos 1933 tarihli nüshasında Anadol Samim Bey tarafından yazılan bir makaleyi okuduğunu beyandan sonra, bu makalede Şehzâdelerin en son tutumlarına karşı yöneltilen tenkidleri cevaplandırarak diyor ki:

     ..... Evet Şehzadelerin bâdel mütâreke takip ettikleri yol ve ittihaz ettikleri tarz ve hareketleri külli vücuh şâyân-ı intikat'tır. Şüphe edilmez ki, kendileri de bunu hicranlarla tasdik ve kabul etmek büyüklüğünü ibrazdan hâli kalmazlar. Ancak Harb-i umûmî esnasında bütün milletle yekdil ve yekvücûd olarak gâye-i mukaddeseye doğru canlarıyla ve başarıyla nasıl çalıştıklarını da unutmak Türk'ün fıtrî ve ezelî olan civanmertliği ile kabili telif olamaz. Ben kendi hesabıma bunu açık bir lisanla zikretmeyi bir fazilet borcu bilir ve bundan da Anadol Samim Bey 'e bu zemin etrafında hitab etmeyi lüzumlu görürüm:

     1 - Şehzade Abdürrahim Efendi , Almanya'da ikmal-i tahsil etmiş kıymetli bir topçu zabitimiz idi. Galiçya Cephesinde bir topçu taburuna ve Filistin cephesinde de bir topçu alayına kumanda etmiş ve vazifesini emsaline faik bir maharet ve cesaretle ifa eylemiştir.

     2 - Şehzade Cemaleddin Efendi , birkaç gün alayıyla Seddülbahir grupunda ve ateş altında bilfiil çalışmış ve fakat asabının bu çetin muharebeye mütehammil olmamasını binâen geri hizmette istihdam edilmek üzere merkeze iade kılınmış olup İstanbul'a avdetini müteakip 3. Ordu Talimgahlar Kumandanlığı vazifesi ile Sivas'a izam kılınmıştır. Sivas'ta iki sene orduya muallim efrad yetiştirmek suretiyle ifâ ettiği hıdemat, şâyânı takdir ve tahsindir. Batum'un tarafımızdan zaptını müteakip, talimgah Batum'a naklolunmuş ve mevkı-i mezkûr kumandanlığı da canibi âcizanemden ilâve-i memuriyet olarak kendilerine tefviz kılınmış idi. Nezaket ve dürüst muamelâtı ile askerin ve ahâlinin kalbi muhabbet ve hürmetlerini kazanmış idi.

     3 - Şehzade Osman Fuad Efendi , pek genç olmakla beraber merkez ile her türlü rabıtası münkatı' olan Trablusgrab'da ve mücâhedenin başında zamanlarca vücut çürütmüştü.

     4 - Şehzade Abdülhalim Efendi , harb-i umuminin devamı müddetince otomobil kıtaatı kumandanlığında ifâ-i hizmet ettiği meçhul değildir.

     5 - Veliahdi Zaman Merhum İzzeddin Efendi 'nin harbi umûmide, Balkan Muharebesinin bütün şiddetiyle devam ettiği bir günde, Seddülbahir ve Arıburnu cephelerini teftiş ve gösterdikleri mekinet-ü sekinetle zâbitan ve efrada ruh ve kuvvet verdikleri kâbil-i inkâr değildir.

     6 - Sinn-i askeriye dâhil olmayan Şehzadeler ise, kaffeten cihâd-ı âzam demek olan tahsil-i ilim ile meşgul idiler.

     7 - Sinleri geçmiş ve askerlik sınıfıyla esasen ülfet ve ünsiyet etmemiş mütebaki şehzadelerden harb-i umûmî'de fiîli hizmetler beklemek ve o hizmetleri ifâ etmediklerinden dolayı onları muatep tutmak insafsızlık olur. Muatep aranmak lâzım gelirse, ancak onları yetiştirmeyenler önümüze çıkar.

     8 - Harekât-ı milliyet esnasındaki safahata gelince, bunları göz önünden geçirirken zuruf ve zamanı da itibar nazarına alarak hükmü ona göre vermek şiâr-ı mürüvvet-i fazilettir.

Vesselâmu alâ menittebealhuda.
Mehmed Vehip



     Aziz Okuyucu!...

     Osmanoğulları'nın gurbet hayatları ve yurt dışındaki faaliyetleri hakkında söylenip yazılabilecek olanları - velev bir hulâsa suretiyle de olsa - böyle bir esere sığdırmaya imkân olmadığını takdir buyurursunuz. Üstelik bunu, altı tefrikaya en az altmış yanlış dercetmiş bulunan bir gazetenin maksatlı neşriyatını cevaplandırmak gibi bir mecburiyeti de eklerseniz, bu mes'eleyi lâyıkı veçhiyle tafsil ve izah etmenin imkânsızlığı - daha da bariz bir surette - ortaya çıkar. Bu bakımdan biz, bu husustaki cevaplarımızı telegrafik cümlelerle bir takım kıymet hükümlerine bağlayıp, nihayete erdirmek ve cevap verdiğimiz mahut tefrikada yer alan iddiaların gerçek maksadıyla varılacak nihaî kıymet hükümlerini “ Netice ” umûmî serlevhasıylâ takdim etmek istiyoruz:

     1 - Hürriyet yazarının istinad ettiği de “V e s i k a” olarak takdim eylediği mesnetsiz ajan raporlarının ilmî ve tarihî bakımlardan muteber addedilmelerine imkân yoktur. Zira bunlar yanlışlar ve mugalâtalarla malâmaldır. Şöyle ki:

     a) Bu raporlarda adı geçen Prens (!) Sâmi ve oğlu Bahâeddin Sâmi 'nin baba tarafından hanedana mensup olmamaları sebebiyle, Osmanlı Tahtı üzerinde hiç bir hak iddiaları mevcud değildir. Esasen asırlarca tatbik edilegelmiş olan “Veraset Kanunu” gereğince olamazdı da!... Hürriyet Gazetesi, bunlarla alâkalı binbir yanlışa bir de, hayâlı bir şahıs uydurmak gibi diğer bir yanlışı eklemiştir. Güya Bahâeddin Sâmi Bey 'in “ Sâmi ” adında bir oğlu varmış!... Bu da babasıyla birlikte gerek M. Kemal Paşa 'yı öldürmek ve gerekse binnetice Osmanlı Tahtı'na geçmek maksadına bağlı faaliyetlere (!) iştirak etmiş. (25)

     Halbuki Bahâeddin Sâmi Bey 'in hiçbir evlâdı mevcud değildir. Sâdece Fethi Sâmi Bey 'in Leyla adında bir kızı vardır. O da bugün ancak onbeş-yirmi yaşlarındadır. Bahâeddin Sâmi Bey kendisi bile M. Kemal Paşa 'nın hayatta bulunduğu devrede ancak yirmi - yirmibeş yaşlarında bir delikanlı idi. Nerede kaldı ki; O'nun, daha o zaman bu gibi, siyâsî işlerle meşgul olabilecek “ Sâmi ” adında yetişmiş bir erkek evlâdı olabilsin! Şu anda Londra'da İngiliz Hükûmeti'nin, topraklarında mukîm her yaşlı şahsa tahsis eylediği mütevâzî bir “İhtiyarlık Sigortası” ile geçinen Bahâeddin Sâmi Bey , yetmiş küsur yaşında bulunmaktadır. Ne gariptir ki, hanedandan olmadığı halde - vâki müteaddid müracaatına rağmen - ihtimal ki, Hürriyet Gazetesi'nin efkâr-ı umûmiyeye takdim eylediği bu binbir yanlış ihtiva eden ajan raporları yüzünden Türkiye'ye bugüne kadar kabul olunmamıştır. Kardeşi Rükneddin Sâmi Bey de aynı durumdadır. Halbuki bu raporlara hiç bir ehemmiyet atfedilemeyeceğini Hürriyet Gazetesi, üstelik o sırada Türkiye'de bulunan İngiliz Elçisi Sir Percy Loraine ile temas eden Entellicans'ın en salâhiyetli kimselerine atfen beyan etmektedir. Hakikate ise, mâhud ajan raporları bunlar tarafından “Moonshine” yâni hayal mahsulü olarak tavsif edilmektedir.(26)

     Hakikatte bu raporlara maksatlı veya maksatsız olarak aksetmiş bulunan yanlış malûmatın, Hanedan mensupları için hayat - memat dâvası emlâklerini kurtarmak ve “Musul Petrolleri” üzerindeki hisselerini ele geçirebilmek için giriştikleri en tabiî ve masumâne teşebbüslerden galat olduğu Hürriyet Gazetesi'nin büyük bir alâyişle efkâr-ı umûmiyeye sunduğu bu ajan raporlarından dahi kolayca anlaşılmaktadır. Gerçekten, 17 Nisan 1974 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde yer alan bir raporun eski Ermeni vatandaşımız Gülbenkyan 'a temas eden 5. maddesi bunu açıkça ortaya koymaktadır. Üstelik bu misal tek de değildir.

     b) Mahud ajan raporları İnönü ve Fethi Okyar (27) Fevzi Çakmak (28) gibi bütün hayatları boyunca M. Kemal Paşa 'ya bağlı kalmış kimseleri bile O'na karşı girişilen suikast teşebbüsü içinde göstermekte ve onları Hilâfet'in Türkiye'de yeniden teessüsüne çalışmakla itham eylemektedir. Bu şahısların hayatlarını ve taşıdıkları fikirleri bilmeyen yoktur. Kendilerine böyle bir isnadın yapılabilmesinin imkânsızlığı ortadadır. Yalnız, çocukların bile inanamayacağı böylesine dehşetli bir yanlışı ihtiva etmiş bulunması bile, mahud raporların keenlemyekün addedilmeleri için kâfidir. Gerçekten Hürriyet Gazetesi'nin neşreylediği diğer bir raporda, bu iddiaların hayal ötesi bir yanlışı aksettirdiğini, İngiliz Entellicansı'nın salâhiyetli kimseleriyle İngiltere'nin Ankara büyükelçisinin de açıkça ifade ettiği görülmektedir.(29)

     Hürriyet Gazetesi, efkâr-ı umûmiyenin henüz taze bir hâtıra olarak muhafaza eylediği diğer bir tefrikasında (30) Osmanoğulları'nı M. K. Paşa 'nın lehinde göstermiştir. Esasen, bu tefrikada yer alan bu mahiyetteki beyanların, Hanedan mensuplarından sâdır olup olmadıklarını kestirmek de gerçekten kolay değildir. Zira biraz aşağıda izah edileceği özere o tefrika da bir çok yanlışlar ihtiva etmektedir. Ancak gerçekten Osmanoğulları mensupları Hürriyet muhabirine o tarzda beyanat vermiş iseler bile, Hürriyet'in o sözleri ballandıra ballandıra nakledişiyle bu tutumu arasındaki tezat aşikardır. Hatta Hürriyet Gazetesi, bahsi geçen eski tefrikasında Osmanlı Hanedanı mensuplarının gurbette geçen acıklı günlerine âit beyanlarını da -her yönüyle onların lehinde olduğu anlaşılan- Türk efkâr-ı umûmiyesinin hissiyatını tahrik ve -bir bakıma da- tatmin edecek tarzda nakletmiştir. Demek ki; Hürriyet Gazetesi'nin bir tek aslî gayesi vardır: Tiraj! Bunu sağlamak için bugün söylediğini yarın tekzib etmeye amade olduğu anlaşılmaktadır. Şimdi size mâhud gazetenin, vaktiyle Osmanoğulları'nın nasıl acıklı bir gurbet hayatı geçirdiklerini ve vatan hasretiyle ne ölçüde kıvranmakta bulunduklarını hikâye eden yazılarından bir kaç misal nakledelim de bunları - velev onların kendi beyanları bulunmuş olsa bile - nasıl ballandıra ballandıra neşrettiğini ibretle görünüz!...

     Hürriyet Gazetesi 1970 yılında, Dünya'nın dört bucağına dağılmış bulunan Osmanlı Hanedanı mensuplarını aratıp buldurarak onlarla röportajlar yaptırmıştı. Bu röportajları “Son Osmanlılar” serlevhasıyla 18 Mayıs 1970 tarihinden itibaren yayınlanan mâhud gazetede, kâh Hanedan mensuplarının ağzından naklen ve kâh da muhabirleri “ Doğan Uluç ” un kendi ifâdesi olarak pek çok acıklı tasvirler yer almış bulunuyordu. Bunları okuyunca insan - âdeta - gözlerine bile inanamaz... Ve insanın gayri ihtiyari aklına şu sual gelir:

     “Bugün Osmanoğulları'nın vatanlarına kavuşmalarını önlemek için çirkin bir tezvirata girişen Hürriyet Gazetesi midir bunları yazan?..” Belki denilebilir ki, bu sözler Hürriyet muhabirine değil bir Osmanlı Şehzadesine aittir. Ama bunlara inanmayan bir gazete de, bu sözleri hiç bir kayd-ı ihtirazı dercetmeden yayınlar mı? Üstelik, Osmanoğulları'nın gurbette geçen elemli hayatlarından hazin tablolar çizmekte Hürriyet muhabirinin şehzadeleri bile geçtiği görülmektedir. Bilmem ki; bunları, Türk ve islâm tarihinin bu en büyük ailesinde artık hiç bir mecal kalmadığını ilân ederek din ve milliyetimizin bîaman düşmanlarının yüreklerine soğuk su serpmek için mi yapmıştır?! Doğrusu, bugünkü tutumları insanı böyle düşünmeye zorlamaktadır. Nitekim, bu tefrikada bile, bir çok hilâf-ı hakikat beyanlar mevcuttur. Buna bir tek misal verelim:

     23 Mayıs 1970 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde - evvelce uzun uzun temas ettiğimiz - Mahmud Şevket Efendi 'den bahsedilirken aynen:

     “66 yaşındaki Prens Mahmud Şevket , Türkçe'yi mükemmel konuşuyordu. Ama okuyup, yazamıyordu. Okuyup yazmada kızı Nermin yardım ediyordu kendisine...” denilmektedir. Bugün bu iddiayı tekzib edecek pek çok canlı şâhid istanbul'da aramızda yaşamaktadır. Gerçekten, uzun zaman Mısır'da ikamet etmiş bulunan Mahmud Şevket Efendi , oradaki Türk talebeleri ile sık sık görüşür ve bu suretle vatan hasretini giderirdi. Bunların hepsi de Efendi'nin Türkiye'deki neşriyatı takip ettiğini yakînen bilirler. Hürriyet Gazetesi'nin bu iddiasından asıl maksad “1âtin asıllı yeni harflerle okuyup yazmak” ise, bu da yanlıştır. Zira, biz kendilerine Efendi'nin bu harflerle yazılmış el yazılarını takdime hazırız. Üstelik Babıali'de, muhterem Şehzade'nin, vefatına kadar (31 Ocak 1973) iki, yevmî İstanbul Gazetesi'ni muntazaman takip ettiğini bilen bir çok sözüne güvenilir şahıs mevcuddur. Ama Hürriyet gibi bir gazeteden heyecan ticâreti yapmak maksadıyla gerçekleri tahrif etmemesi beklenebilir mi?

     Bakınız aynı tefrikanın son yazısında ne cevher yumurtlamış: “Prens Ömer Namık anne tarafından Hz. Muhammed 'in ailesinden “Haşmetîler” den gelmekteymiş. Buna rağmen genç, Osmanlı Prensinin dinî akideleri yok denecek kadar az...” (31) Şu “Haşmetî” kelimesini de ilk defa işitiyoruz. Bunu uyduran muhabir her halde genç Şehzâde'nin mensup olduğu ailenin adını bilmediğini iddia edecek değil ya!... “H â ş i m î” kelimesini - belki de, bugüne kadar asla duymamış ve bunu “Haşmetî” olarak zaptedebilmiş bulunan bir muhabire mi, yoksa O'nun yazdıklarını aynen sütunlarına aktaran sözüm ona ciddi (!...) gazeteye mi acır veya kızarsınız bilmem!... Bu gibi kalemşörlere ne ölçüde inanılabileceğini kıymetli okuyucularımızın takdirlerine bırakıyoruz.!...

     Osmanoğulları'nın vatanlarına kavuşmalarından endişeye kapılan ve giriştiği çirkin bir tezvirat ile bunu önlemeye kalkışan Hürriyet Gazetesi'ne en güzel cevabı yine bir Osmanlı Şehzadesi vermektedir. Bunu da - Allah yanıltmış olacak ki; - yine Hürriyet'in adı geçen yazı serisinden alarak takdim ediyoruz. Halen Londra'da yaşamakta bulunan 1941 İskenderiye doğumlu Şehzâde Osman Selâhaddin Efendi diyor ki :

     “- Sadece garibime giden Osmanlı Hanedanı'nın herşey olup bittikten sonra sınır dışı edilmeleri. Bizler Padişah idaresi olmadan da Türkiye'de oturabilirdik. Bunda da bir kötülük olmazdı...” (32) ve Şehzâde devam ediyor;

     “ - Pasaportum ister Fransız, ister İngiliz damgasını taşımış olsun, fark etmez! Türkiye'de doğmamış olmamama, Türkiye'nin bana pasaport vermemesine rağmen kendimi Türk addediyorum. Türk'üm ben!...

     Çocuğum veya çocuklarım da bir Türk olarak doğup yetişecekler. Türk ve Müslüman olarak!...

     … İlk fırsatta ecdâdımın topraklarını İstanbul'u görmek isterdim. Boğaziçi'ni, Kapalıçarşı'yı, Sultanahmed Camii'ni ve diğerlerini. Bütün bunları zaman zaman okuduğum kitaplardan, mecmualardan az çok tanıyor gibiyim. Her halde pek yabancılık çekmezdim Türkiye'de. Hele lisanı da bildikten sonra. Her şeyden önce şunu belirtmek isterim ki, benim, bizlerin yani Osmanlı Hanedanı sürgünlerinin Türkiye'de tekrar kabul edilmelerinden kimsenin zararı olmayacaktır!...”(33)

     Evet aziz şehzadem hiç kimsenin zerre kadar zararı olmayacaktır. Ama Türk ve İslâm düşmanlarının hissiyatı incinecektir!... Zira onlar, kahraman Fâtih 'lerin, Yavuz 'ların, Kanûnî 'lerin, Abdülhamid 'lerin ilh... mağdur ve masum ahfadının vatan-ı azizlerine avdetleri hadisesiyle, kin ve gayzlarının tatminine medar olan bir imkânın zâil olacağını düşünerek endişeye kapılmışlardır. Bu mes'ud netice onlara asırlardır necip milletimizi cendere altında tutan “Haçlı Ruhu” nun bir zaafı ve -belki de- mağlûbiyeti olarak gözükmektedir!.. Son çirkin taarruzlarının asıl sâikî de -diğer bir çok sebep meyânında- işte budur.!... Ama bu milletin müntehap vekillerinden teşekkül eden TBMM, bir gazetenin telkin ve te'siri altında rey ve kanaat değiştirmeyeceğini O'na da bütün âleme de göstermiş ve ispat etmiştir.

Dipnotlar :

(1)     Büyük bir gürültü kopmasına sebep olan bu beyânâtın akabinde Hulki Cevizoğlu , Bülent Ecevit 'i programına alarak söylediği bu sözden dolayı yarı muâheze, yarı yumuşatma tarzında bir röportaj yaptı. Bülent Ecevit , programa beraber çıktığı karısının yardımıyla Hulki Cevizoğlu 'nu cevaplandırırken bu meseleyi ciddiyet ve azimetle ortaya atmış bulunmadığı ve sadece bir gazetecinin suâli üzerine bu sözü söylemiş bulunduğu tarzında te'vile kaçan bir cevap verirken karısı daha sarîh davranarak “Türk Milleti'ni tarih içinde zaman zaman bir çok yöneticinin idâre ettiğini, bunların bazen de yanılmış olabileceklerini, fakat hiçbir zaman ihânet kasdıyla hareket etmiş olabileceklerine ihtimal vermediğini” söylemiştir.

     Ecevit 'se bu sözün söylenmesine zemin teşkil eden hâdiseyi, kendisinin köy-kent projesi (!) ile ilgili bir kitap yazmakta bulunduğunu ve bu vesîleyle târihî meselelere de temas etmek mecburiyetinde kaldığı tarzında izah ettikten sonra Osmanlı'nın köylüyü dâimâ ihmâl etmiş bulunduğunu, Midhad Paşa 'nın ise köylüyü müdâfaa sebebiyle hayatından olduğunu söylemiştir.

     İhtimal, Midhad Paşa 'nın “Ziraat Bankası” nı kurmuş olmasından mülhem olarak söylenilmiş şu sözler tarihî hakikatler karşısında ne dehşet verici bir cehâlet örneğidir. Zira Midhad Paşa Ziraat Bankası'nı kurmuş olmaktan dolayı hiçbir zaman ve hiçbir kimse tarafından muâheze edilmiş olmadığı gibi hakkındaki idam hükmü de bununla alâkasız bir sûrette Sultan Aziz merhûmun vahşiyâne bir sûrette katledilmiş olması sebebiyle Yıldız Mahkemesi'nce verilmiştir. Mahkeme hükmüne rağmen Sultan Abdülhamid merhum bu hükmü tetkik etmek üzere devrin en mûteber ricâlinden olan büyük hukukçu Ahmed Cevdet Paşa , Gâzi Osman Paşa vs.'den müteşekkil geniş kadrolu bir heyet teşkil etmiş, onlar da kararı haklı bularak “ bir ibret-i müessere teşkil etmek üzere ” hükmün derhal infazı yolunda beyanda bulunup bu beyanlarının altını imzâlamışlardır. Böyle olduğu hâlde merhametli padişah Sultan II. Abdülhamid Han hazretleri bu kararı “Tâif'e sürgün” sûretiyle tebdil etmiş ve giderken de Midhad Paşa 'nın cebine sekizyüz altın koymuştur.

     Aynen Sultan Vahideddin gibi Sultan Abdülhamid Han hazretlerinin etrafında da İttihatçı güruhun eseri olan bir iftira ile onun Tâif'te boğdurulduğu yolunda bir yalan uydurulmuş ve bu yalan günümüze kadar sürüp gelmiştir.

     Kafasını sol fikirlerle bozmuş ve bugün de dimağı selîm muhâkeme imkânını kaybetmiş olan Ecevit , bu yalanı -ihtimal tarihle meşgûl olmadığı için- doğru zannederek Cevizoğlu 'nun programında yetmiş milyon insanımızın önünde tekrarlamak ve onun sebebini de yanlış nakletmek hacâletinden -maalesef- kurtulamamıştır.

(2)     “Sarıklı Mücâhidler” isimli eserimiz 1965 yılında yayınlanmış ve vatanımızın düşman işgal ve istilâsından kurtuluşunda en müessir âmilin milletin imanı olduğunu sayısız vesîka ile ispat etmiştir. Bu arada Sultan Vahideddin merhumun rolü de -lâyıkıyla- belirtilmiş ve bu vesileyle O'nun hakkındaki çeşitli iddia ve iftiralara gerekli cevaplar verilmiştir. Bugüne kadar dokuz kere basılmış ve yüzbinden fazla nüshası Anadolu'ya dağılmışken, bu eseri yok farzederek Sultan Vahideddin hakkındaki “rejim kaygusundan doğmuş” iftiralara devam olunması Türk fikir hayatı bakımından hazîn bir sefâlettir!

(3)     İlk olarak “Ceviz Kabuğu” programında Lozan Muâhedesi'nin yıldönümü dolayısıyla 23 Temmuz 2005 ve “Alternatif” adlı programda ise 31 Temmuz'da, imkân nisbetinde “Sultan Vahideddin” ile ilgili gerekli cevaplar da verilmekle kalınmayıp bilâhare Özel FM radyosunda 31 Temmuz 2005 ve 13 Ağustos 2005 tarihlerinde aynı cevaplar daha geniş bir sûrete tekrâren arzedilmiştir. Bilhassa bu sonuncu radyo programlarında sözümüz kesilmeyerek zamanın müsâadesi nisbetinde gerekli cevapları verebilmiş olmamızdan dolayı adı geçen radyonun idarecilerine teşekkürü bir borç biliyoruz.

(4)     Bkz. Yusuf Kemal Tengirşenk , “Vatan Hizmetinde”, (İstanbul-1967) s: 254 vd.

(5)     Bkz. Yusuf Kemal Tengirşenk , a.g.e., s: 119.

(6)     Bkz. Yusuf Kemal Tengirşenk , a.g.e., s: 157

(7)     Bkz. Yusuf Kemal Tengirşenk , a.g.e., s: 258

(8)     Bkz: Mustafa Kemal , Nutuk, Ankara-1927, sh. 101.

(9)     “ ………………… Bundan sonra; meseleye müteallik takrirler, üç encümene; teşkilât-ı esâsiye, şer'iyye ve adliye encümenlerine havâle olundu. Bu üç encümen heyetinin bir araya gelip; bizim ta'kib ettiğimiz maksada göre, mes'eleyi hall ve intâc etmesi elbette, müşkil idi. Vaziyeti yakından ve bizzat ta'kib etmek lâzım geldi.

    Üç encümen bir odada ictima' etti. Riyâsetine Hoca Müfid Efendi 'yi intihâb eyledi. Mes'eleyi müzâkere etmeye başladılar. Şer'iyye encümenine mensub hocaefendiler;hilâfetin saltanattan münfek olamayacağını maâruf safsatalara istinâd ettirerek, iddia ettiler. Bu müddeayâtın cerh ve nakzını serbest idâre-i kelâm edenler, ortaya çıkar görünmediler. Biz, çok kalabalık olan aynı odanın bir köşesinde münâkaşayı dinliyorduk. Bu tarzda müzâkerenin maksûd netîceye iktirânına intizâr etmek, beyhûde idi. Bunu anladık. Nihâyet müşterek encümen reisinden söz aldım. Önümdeki sıranın üstüne çıktım. Yüksek sesle şu beyânda bulundum. “Efendim”dedim. “Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim îcâbıdır diye, müzâkere ile, münâkaşa ile verilmez. Hâkimiyet ve saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Milleti'nin hâkimiyet ve saltanatına vâdıu'l yed olmuşlardı. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idâme eylemişlerdi. Şimdi de Türk Milleti, bu mütecâvizlerin hadlerini ihtâr ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyân ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emr-i vâkîdir. Mevzuubahs olan; millete, saltanatını, hâkimiyetini bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız mes'elesi değildir. Mes'ele zâten emr-i vâkî olmuş bir hakîkati ifâdeden ibârettir. Bu, behemehâl olacaktır. Burada ictima' edenler, meclis ve herkes mes'eleyi tabii görürse fikrimce muvâfık olur. Aksi takdirde yine hakâkat usûlü dâiresinde ifâde olunacaktır. Fakat ihtimâl bâzı kafalar kesilecektir.” (M.Kemal,Nutuk, Ankara 1927, sh.421-422)

(10)     Bkz: Hürriyet Gazetesi , 15 Nisan 1974-20 Nisan 1974.

(11)     Hürriyet Gazetesi 1974'de gurbetzede Osmanlı Âilesi'nin fertlerinin vatan-ı azîzlerine dönmelerini engellemek maksadıyla böyle uydurma ajan raporlarına istinâden bir tefrika yayınlamışken, yirmi sene sonra (1993) Hânedân reisi Şehzâde Orhan Efendi 'yi masrafını karşılayarak Türkiye'ye getirtmiş ve O'nu Çırağan Oteli'nde ağırlamaya ilâveten çok basit birtakım sözlerini halka manşetten duyurmuştu. Bu değişikliğin derûnî sebep ve sâiklerini kavramak için “Geçmişi ve Geleceği ile Hilâfet” isimli eserimize bakılmalıdır.

(12)     Bu cevabı verdiğim zaman, ben Abdurrahman Sâmi Bey 'in oğullarından sadece Rükneddin Sâmi Bey ile Londra'da görüşmüş bulunuyordum. Bu itibarla bilgim ondan öğrendiklerime münhasırdı. Fakat 1980 İhtilali akabinde vatandaşlıktan çıkarılarak uzun bir müddet Londra'da ikaamete mecbûr kalışım dolayısıyla bu âilenin diğer ferdlerini ve bu arada sû-i kasd tertipçisi olarak gösterilen Bahâeddin Sâmi Bey 'i de yakînen tanımak imkânını elde ettim. Bugün ondan ve hâlen hayatta olan Fethi Sâmi Bey 'den öğrendiklerim bir yeni kitap teşkil edecek genişliktedir. Bu itibarla bu yazıları yeniden yazsam ilâve edeceğim pek çok şey olmakla beraber burada böyle bir külfetten nefsimi berî addediyorum. Zira bu nâdânlara bu kadar cevap bile fazladır!.

    Bununla beraber sadece şu hususu belirtmeliyim ki, Bahâeddin Bey , Musul petrolleri üzerindeki Abdülhamid Han hazretlerinin haklarını kurtarmak üzere çalışmış ve denilebilir ki, bütün ömrünü bu hususa tahsis etmiştir. İhtimal O'nunla ilgili yalan yanlış beyanlar, bu petrol meselesi dolayısıyla vâkî olan faaliyetlerinden bir galattır.

(13)    Bunlardan bizim görebildiklerimiz şunlardır: Ergün Göze -Osmanoğulları Etrafındaki Demirperde. (Tercüman 9 Mart 1974) Münevver Ayaşlı - Haçlılar Durmuyor. (Yeni Asya 7 Nisan 1974) - Son Osmanlılar (Hayat Mecmuası 11 Nisan 1974 tarihli nüsha) - Rasim Cinisli - Osmanoğulları ve Tekliften Çıkarılan Sekizinci Madde (Ortadoğu 27 Nisan 1974) - Ilgar Muradoğlu (Münevver Ayaşlı) - Osmanlıya Son Oyun (Babıâlide Sabah 22 - 23 ve 27 Nisan 1974) - Muammer Taylak - Osmanlı Hânedanı'na Reva Görülen Acı ve Hukuk Dışı Muamele (Ortadoğu 3-8 Mayıs 1974). Burhan Felek - Osmanlı Hanedanı (Milliyet 4 Mayıs 1974) - Yıldırım Zeren - Osmanlı Hânedânı'nın Yurda Dönme Hakkı (Ortadoğu 11 Mayıs 1974) - E. Güngör - Osmanoğulları Af mı istiyorlarmış. (Ortadoğu 26 Nisan 1974) Nihad Sami Banarlı Osmanoğulları'na Dâir (Meydan Mec. 14.5.1974) ve nihayet bizim Millî Gazete'de “Bir Tarihçi” imzasıyla neşrettiğimiz bahsi geçen yazılar.

(14)    Bkz: 14 Nisan 1974 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde yer alan “ Hürriyetten Size ” serlevhalı ve “ Hürriyet ” imzalı yazı.

(15)    Bkz: Hürriyet Gazetesi 15 Nisan 1974

(16)   
a.y

(17)     Bkz: Mehmed Zeki PAKALIN - Târih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Fasikül XXI, sh. 327.

(18)     İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI - Osmanlı Devletinin Saray Teşkilâtı, Ankara 1945 sh. 106

(19)     a.y.

(20)      Mehmed Zeki PAKALIN - a.g.e. Fasikül XX, sh. 275.

(21)     Hâlid Ziya UŞAKLIGİL - Saray ve Ötesi C. II. sh. 93

(22)     M. Zeki PAKALIN - a.g.e. sh. 277.

(23)    Hürriyet Gazetesi a.g.t. 16 Nisan 1974

(24)    Bkz: Vakit Gazetesi, 26 Kasım 1926

(25)    bkz. Hürriyet Gazetesi 16,17 ve 20 Nisan 1974 tarihli nüshalar.

(26)    Bkz: Hürriyet Gazetesi, a.g.t 20 Nisan 1974

(27)    Bkz : a.g.t. 18 Nisan 1974

(28)    Bkz : a.g.t. 20 Nisan 1974

(29)    a.y.

(30)   Hürriyet Gazetesi'nde 18-25 Mayıs 1970 târihleri arasında neşredilen “Son Osmanlılar” isimli tefrika.

(31)   Bkz: Hürriyet Gazetesi, a.g.t. 25 Mayıs 1970

(32)   Bkz. Hürriyet Gazetesi, a.g.t. 21 Mayıs 1970

(33)   Bu muhterem Şehzade velev muvakkaten de olsa Türkiye'ye gelmiş bulunmaktadır. Şu anda Londra'da bulunan büyük bir ilâç şirketinde çalışmaktadır.
 
Ana Sayfa - Terceme-i Hal - Garip Duygular - Şiirler - Misafir Defteri - İrtibat